Kurandaki ayetlerde eşeklerden adeta lanetlenmiş hayvanlar gibi bahsedilir. Allah'a göre yarattığı bu hayvan seslerin en çirkinine sahiptir (Lokman -19). Tevrat'a uymayanların, Kuran'dan yüz çevirenlerin durumu yük taşıyan (Cuma -5) veya aslandan kaçan bu hayvanlara benzetilmiştir (Müddesir -50).
Eşeğe karşı Kuran'daki olumsuz bakış hadislerde de kendisini göstermeye devam etmiştir. Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: "Resulullah buyurdular ki: "Horozların öttüğünü işittiğiniz vakit, Allah'tan lütuf ve ikramını talep edin. Zira onlar bir melek görmüştür. Merkebin anırmasını işittiğiniz zaman şeytandan Allah'a sığının. Çünkü o da bir şeytan görmüştür." [Buharî, Bed'ü'halk 15; Müslim, Zikr 82, (2729); Ebu Davud, Edeb 115, (5102); Tirmizî, Da'avat 58, (3455).]
Hz. Cabir anlatıyor: "Resulullah buyurdular ki: "Geceleyin köpeklerin havlamasını ve merkeplerin anırmasını işittiğiniz zaman, şeytandan Allah'a sığının. Çünkü onlar, sizlerin görmediklerinizi görürler." (Ebu Davud, Edeb, 105-106, no: 5103)
Allah'ın sonuçta kendi yaratmış olduğu ve insana hiçbir zararı dokunmayıp tam tersine tarih boyunca oldukça faydası dokunmuş olan bu hayvanla acaba ne alıp veremediği var? Yoksa bu hayvana bu kadar olumsuz yakıştırmalar yapılmış olmasının altında başka sebepler mi yatmaktadır?
Kuran ve hadisteki ifadelerden açıkça anlayabildiğimiz şey aslında çok yaralı olan eşeğin şeytanla ilişkilendirilip, ona uyanları tarif emek için kullanılmış olmasıdır.
Bu açıklamalardan sonra biraz daha geçmişe giderek kendisinden sonra gelen çok tanrılı veya tek tanrılı olsun Kızıldeniz çevresindeki bütün inançları etkilemiş olan eski Mısır mitolojisine göz atabiliriz.
Eski Mısır inancında Seth kötülük tanrısı olarak bilinirdi. Set eski Mısır'da kötülüğün sembolü olmuştur. İbranilerin Mısır'da yaşadığı dönemlerde aynı inanç ve deyimlerin İbraniceye aktarıldığı düşünülebilir. "Muhalif, bozucu ve bozguncu" gibi anlamlara gelen İbranice "Satan" kelimesinin kökü "komplo kurmak" anlamına gelir. İbranice'den Latince ve Yunanca'ya, oradan da diğer batılı dillere geçmiştir. Arapça'da ise "şetane" rahmetten uzaklaştı, hak'dan uzak oldu anlamlarında kullanılır.
Eski Mısır'da kötülüğün sembolü olan Tanrı Seth bir eşeği anımsatan kırmızı saçlı ve büyük kulaklı bir hayali hayvan olarak temsil edilirdi. Duvar kabartmalarında eşek kafası bulunan birisi olarak resmedilirdi. Eski Mısır inancında Tanrı Seth'in görsel olarak iki belirleyici özelliği bulunuyordu diyebiliriz; bunlardan ilki eşek olarak resmedilmesi diğeri ise onu resmederken kullanılan kırmızı renkti. Eski Mısırlılar kırmızı rengin şeytanı temsil ettiğine inanmaktaydı.
Son olarak enteresan bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Kuran'da eşek kelimesi (hamiri) ha mim ra kökünden gelmekte olup toplam 6 ayette geçmektedir. Aynı kökten gelen ve Kuran'da geçen bir kelime daha bulunmaktadır; Fatır Suresi 27. ayetinde geçen "humrun" kelimesi. Bu kelimenin anlamı kırmızıdır.
Uzun lafın kısası EskiMısır-Seth-eşek-kırmızı-satan-şeytan-Kuran bağlantısı sonucu ortaya çıkmış olan ve Kuran’da bahsi geçen eşek mevzusunun altında Eski Mısır inancının etkileri gözükmektedir.
Yukarıda Kuranda 6 ayette “eşek” kelimesinin geçtiğini belirtmiştim.Aşağıda “şeytan” kelimesinin geçtiği 58. surenin 19. ayeti ile onun hemen altında 74. surenin 50. ve 49. ayetleri yer almakta. “Şeytan” ve “eşek” kelimelerinin nasıl birbirine benzer kelimler arasında geçmekte olduğuna dikkat edin.
Bu benzerlik sadece bu ayetlerde sınırlı değil. Eşek kelimesinin geçtiği geriye kalan 5 ayetten birisini daha alalım. Aşağıda 59. surenin 16. ayetinde geçen “şeytan” kelimesi ile 62. surenin 5. ayetinde geçen “eşek” kelimesi alt altta yer almaktadır.
كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنْسَانِ
كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا
Bu benzerlikler tesadüf olmanın ötesinde, Kuran’ın aslını oluşturan ve İslamiyetin çok daha öncesinde yazımı başlamış olan antik metinlerin zamanla değiştirilerek yeniden kaleme alınmış olduğunun bir göstergesidir. Eldeki en eski Kuran nüshası Yemen’deki bir cami katında bulunmuştur. Bu eski Kuran metinlerinin peygamberden 60-70 yıl sonra yazıldığı tespit edilmiştir. Metinler üzerinde araştırma yapan uzmanlar ayetlerin başka cümleler üzerine yazıldığını, görünen metnin altında başka bir yazının olduğunu fark etmişlerdir. Ayrıca bazı kelimelerin güncel Kuran ayetlerinde bulunmadığı, bazılarının ise benzer ifadelerle değiştirilmiş olduğu tespit edilmiştir. Bu konuda aşağıdaki haber mevzuyu daha iyi kavramınıza yardımcı olacaktır.
Haberde de belirtildiği gibi eski Arapların ellerindeki antik metinleri etkili hale getirmek için değişiklikler yaptığını söyleyen Alman araştırmacı Puin'e göre bunun en güzel örneği, 694-714 yıllarında Irak Valiliği yapan Haccac bin Yusuf'un "Kuranı Kerim'e binden fazla elif koydurdum" diye övünmesidir.
Kuran Arap yarım adasındaki çok eski pagan toplumların inanışlarından bahseden ve kökü Mısır inanışlarına kadar giden metinlerin zamanla kısıtlı Tevrat ve İncil bilgileri doğrultusunda yeniden kaleme alınıp yazılmasından oluşturulmuştur.
Ek-1:
Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurur: "Horozun öttüğünü işittiğiniz vakit, Allah'tan lutfunu ihsan etmesini isteyiniz; çünkü o bir melek görmüştür. Eşeğin anırmasını işittiğiniz vakit de şeytandan Allah'a sığınınız; çünkü o bir şeytan görmüştür.2 (Buhari, Bed'ü'l-halk 15; Müslim, Zikr 82; Ebu Davud, Edeb 115; Tirmizi, Daavat 56).
İslam dünyasının en güvenilir hadisçilerince aktarılmış olan yukarıdaki hadisle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum.
İlk mesajımızda Mısır Tanrısı Set'in kötülüğün sembolü olduğundan ve eşeğe benzer bir şekilde resmedildiğinden bahsetmiştik. Mısır mitolojisinde Set'in daimi düşmanı güneş tanrısı Horus'dur. Horus şeytani amcası Set'in daimi düşmanı olmuştur. Horus milattan önce 3000 yılında doğmuş, güneşi ve ışığı temsil etmektedir. Set karanlığı ve geceyi temsil ediyordu ve eski inanışa göre her sabah Horus, Set'i yenmekte, akşamüstü ise Set kazanıp Horus'u yerin altına göndermektedir.
Mısır mitolojisindeki Set ve Horus arasındaki ezeli kavgayı dikkate aldığmızda; yukarıdaki hadiste bahsi geçen ve şeytanı haber veren eşek kötülüğün tanrısı Set'i, horoz ötüşü ise sabah doğmakta olan güneşi yani Horus'u işaret ediyor olmalı.
13. “Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız.”
Diyanetin yapmış olduğu gibi ayetin bu şekildeki çevirisini okuduğumuzda hiçbir sıkıntı yok gibi gözükmektedir. Oysa bu ayetin Arapça aslında dikkat çekici başka bir kelime bulunmaktadır.
1. ve kulle : ve hepsi, bütün 2. insânin : insan 3. elzemnâ-hu : onu bağladık, astık 4. tâire-hu : onun kuşu, onun amellerinin neticesi 5. fî unukı-hî : onun boynunda 6. ve nuhricu : ve çıkarırız 7. lehu : ona 8. yevme el kıyâmeti : kıyâmet günü 9. kitâben : bir kitap 10. yelkâhu : onu ilka eder, arz eder 11. menşûren : neşredilmiş olarak
Görüldüğü gibi “tairi-hu” ifadesi “onun kuşu” anlamına gelmektedir. Nitekim, mealcilerin bir kısmı aşağıdaki gibi yaptıkları çevirirlerinde açıkça kuş tabirini kullanmışlardır.
“Her insanın kuşunu onun boynuna takmışızdır. Kıyamet günü kendisine, önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkaracağız.”
Tefsirciler bu kelimenin anlamını eski Arapların kuşlara bakıp müneccimlik yapmasına veya İranlıların söyledikleri talih sözüne bağlaya dursun biz eski Arapları ve İranlıları bir kenara bırakarak bu sözü asıl ve olması gereken anlamıyla, yani “kuş” anlamıyla ele alalım.
Kıyamet zamanıyla, insanın ölümüyle ve yaptıklarının bir kitapta sunulup yargılanmasıyla ilgili bir anlatımda Allah neden bir kuştan bahsetmektedir?
Böylesi bir anlatım aklımıza Eski Mısır inancındaki kuş başlı Tanrı Thoth’u ve insan başlı kuş BA’yı (ruh) hatırlattırmaktadır. Bu iki inanışın kuş sembolüne sahip olmasının yanı sıra ölüm ve ölüm sonrasıyla doğrudan ilişkisi bulunmaktadır. Bu inanışlara kısaca bakalım:
Tanrı Thoth: Bilgeliğin Tanrısı. Yazma, Akıl ve Ay Tanrısı özelliği ile anılmıştır. İbiş kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve her şeyi kaydettiği parşömenler vardır. Eski Mısır'ın kâtibi sayılan Thoth aynı zamanda ölen kişinin kalbinin teraziye koyuluşu sırasında orada yer alarak yaşananları kayda geçirir.
Thot’un her gece yaptığı yolculuk: Güneş tanrısı Ra her gece Duat'a (öbür dünya) geçmek için; bir saltanat kayığı ile yolculuğa çıkardı. Thot’un eşi olan Tanrıça Maat, kaosa karşı düzenin sağlayıcısı olarak kayığın gideceği yolu belirlerdi. Gece ve gündüz şeklinde devam eden bu yolculukta eşi gbi Thoth’da Ra’nın kayığında yer alırdı.
Kuş başlı Tanrı Thoth’un gece ve gündüzle olan bağlantısına değindikten sonra yukarıdaki ayetimizden bir önceki ayetimize de bakmış olalım:
12: “Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki alâmet yaptık. Rabbinizden lütuf isteyesiniz, yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye gece alametini giderip gündüz alametini aydınlatıcı kıldık. İşte biz her şeyi açıkça anlattık.”
Tanrı Thoth’un ölülerin yargılanışıyla ilgili bağlantısına gelelim. Eski Mısır metinlerine göre, her ölü için geçerli olacak bir “tartılma” olayı vardı ve bu Tanrıça Maat’ın "hakikat salonu" denilen salonunda gerçekleşirdi. Tanrı Anubis mahşer günü ruhu terazide tartan tanrıydı. Terazisinde ölünün ruhunu temsil eden kalbi ile Adaletin tanrıçası Maat' ın tüyünü tartar, iyi birinin kalbi tüye karşı hafif gelir ve ölünün ruhunu gökyüzüne bir daha doğması için gönderirdi. Eğer kötülük yapmış biri ise tüy hafif gelir ki bu durumda o kişinin ruhu yer altı ülkesine yılanlara gönderilirdi. Bu da sonsuz azap demekti. Bu tartılma ve yargılanma sahnesini gösteren Mısır çizimlerinde Tanrı Thoth da elindeki kalemi ve kağıdıyla olup bitenleri kayda geçirir bir vaziyette gösterilirdi.
Ba (Ruh):
Eski Mısırlılara göre ölümden sonra ruh ağızdan bir kuş şeklinde çıkardı. Bunun için çakal başlı Tanrı Anubis, elindeki aletle ölünün ağzını açar, bu sayede ölünün ruhu rahatça gidip gelirdi. İnsan başlı bir kuş olarak takdim edilen Ba (ruh) sayesinde ölü aynı zamanda sonsuz boşlukta serbestçe yer değiştirebilirdi.
Öbür dünyaya giden ruhun yani Ba’nın bazı törenler sayesinde geri geleceği düşünüldüğünden ölünün uzuvları tekrar hareket kabiliyeti kazansınlar diye, mezara koymadan evvel rahip ölünün ağzını açardı. Yukardaki terazi resminde göründüğü gibi ölen kişinin yargılanmasıyla ilgili çizimlerde Ba da Thoth gibi orada bulunurdu.
(Bu ara yukarıdaki ayette “çıkarırız” diye çevrilen Arapça kelimeye ilişkin Kurtubi Tefsirinde bu kelimenin bazılarınca (Ebu Cafer ve Yakub) “çıkar” anlamında söylendiği belirtilmiştir)
Thoth’un Ra’nın kayığında yapmış olduğu yolculuk gibi Ba’nın anlatımlarında da gece-gündüz dönüşümüne değinilmektedir. Antik Mısır cenazelerinde okunan metinleri içeren ve “Günden Dışarı Giden (Ra nu pert em hru) adlı kitaptaki temel kavramlara ilişkin şu bilgiler verilmektedir:
“Güne çıkmak : ölü için amaç gündür, çünkü gece düşmandır, bu nedenle Ba gündüz güneşini takip ederek onun ışığında yaşamakta, isteği her şekle girerek doğudan batıya yol almaktadır; burada önemli olan her gün yeni bir doğum ve yeniden canlanmanın vurgulanmasıdır. Gece ise Ba, batıdan doğuya alt dünyayı kat etmektedir. Eski Mısır lisanında “mnj” harfleri yani ölmek, ölümsüzlük kıyısına çıkmak ile aynı vurgulamayı vermekteydi.
Günden çıkmak : ise dünyevi hayattan çıkmayı anlatıyordu, çünkü gün aynı zamanda yaşam süresi demekti. Eski Mısır' da hayat öbür dünyada da devam ettiğine göre, günden çıkmak yalnız bu dünya sınırları içinde yaşama mecburiyetinden kurtulmayı ve yaşamı, artık zaman ve mekan sınır olmayan bir varlıkta sürdürmeyi belirtiyordu.”
Thot'u anlatırken söylediğim gibi Eski Mısırlılara göre ölen kişinin yargılanması öbür tarafta kurulacak olan bir “terazi” aracılığıyla yapılacak ve ölen kişinin kalbi 42 öğüdü bulunan Adalet Tanrıçası Maat’ın tüyü ile tartılacaktı. İsra Suresi’nin devam eden ayetlerine bakalım:
13-14: “Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter. Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük, ağırlık taşıyan bir kimse, bir başkasının yükünü, ağırlığını taşımaz. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.”
Ayette her ne kadar insanın yapmış olduğu günahlar kast edilmiş olsa da bir terazinin kefesine konacakmış gibi açıkça “ağırlıklardan” bahsedilmektedir. Ölüm sonrası bir terazinin kurulacağı ise Kuran’daki diğer ayetlerde açıkça geçer:
“Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz. “(Enbiya -47)
“Onlar, Rab'lerinin âyetlerini ve O'na kavuşacaklarını inkar eden, böylece amelleri boşa çıkan, o yüzden de kıyamet gününde amelleri için bir terazi kurmayacağımız kimselerdir.” (Kehf -105)
“O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Araf-8)
Eski çok tanrılı dinlerin putperestleri kabuk değiştiren ve göklere uzanan ağaçlara ve derilerini değiştirip yer altına inen yılanlara "ölüp yeniden dirilebilme" yeteneğine sahip oldukları düşüncesiyle kutsal anlamlar yüklemişlerdir. Bunlara benzer şekilde göklerde süzülen ve doğanın ölmesiyle birlikte çok uzaklara göç edip sonra tekrar çıkıp gelen özellikle göçmen kuşlara da benzer kutsallıklar atfetmişlerdir.
İsra Suresi'nin 13-15. ayetlerini eski Mısır’ın Tanrı Thoth ve “Ba (ruh)” inancı üzerinden ele aldığımızda; “gece-günüz” - “kuş” - “ölüm” - “kitap” - “terazi-ağırlık” gibi kavramlar ile aslında benzer şeylerin anlatıldığını söyleyebiliriz. Böylelikle İsra Suresi’inin 13. ayetinde neden bir “kuştan” bahsedildiği daha da anlaşılır olmaktadır.
Eski Mısır'da firavunların baş şehri olarak bilinen Teb (Thebes) bölgesindeki bazı yer isimleri oldukça dikkat çekici. Mısır’ın Teb bölgesi açık hava müzesi halinde olan meşhur Karnak ve Luxsor Tapınakları ve Krallar Vadisindeki mezarlarıyla oldukça meşhur bir yer.
Bu bölgenin Hammamat Vadisi üzerinden Kızıldeniz’e ve oradan da Arap topraklarına ticaret yolu üzerinden bağlandığına daha önceki başlıklarımda değinilmişti. Küçük bir hatırlatma yapacak olursak; “Mu'min” kelimesinin köklerini araştırırken Mekkelilerinin ana geçim kaynağının ticaretle uğraşmak olduğunu ve peygamberin kendisinin de zamanında bir ticaret kervanına katıldığını dikkate aldığımızda Mısır'daki bu ticaret yolunun Araplarca da bilinmekte olduğuna hatta buraların ziyaret edilmiş olabileceğine dikkat çekmiştik. Bu noktadan hareketle bu ticaret yolu üzerindeki özellikle Mısır erkek sex tanrısı Min'e ait kabartmalara da değinerek, bu tanrının vadi üzerindeki madenlerde çalışan işçilerin, doğu çölünün ve kervanların koruyucusu olduğunu belirtmiş, Mu'min kelimesinin de bu bağlamda Min'in takipcisi anlamına gelebileceğini söylemiştik.
Yeri gelmişken bu tespitlerimize bir eklemede daha bulunalım. Het Hure (Hathor) adlı Mısır tanrıçası Tanrı Min'in eşi olarak ifade edilmekte olup, bu tanrıçaya dansın ve aşkın temsilcisi olarak tapılıyordu. Tıpkı Min'de olduğu gibi onun da müstehcen sayılan kabartmaları sonraki Mısırlı Hristiyanların döneminde ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Mısır tanrıları Min ve Hure'in birlikteliği ve yapılan antik kutlama festivalleri Mu'minlerin cennetteki Huriler'le ödüllendirilecek olmasının adeta binlerce yıl önceki versiyonu gibi gözükmektedir.
Kısacası en başta değinmiş olduğumuz Mısır'ın Teb bölgesi ve Kızıldeniz’e açılan ticaret yolları bu ve benzeri Mısır tanrılarının tapınaklarıyla çevrili olup zamanının en büyük inanç merkezi haline dönüşmüş tarihi bir bölgeydi.
Bu başlık altında dikkat çekmek istediğim asıl nokta ise Mısır’daki bu Teb bölgesi içerisinde yer alan bazı yer isimleri ve onlarla olan benzerlikler. Örneğin:
Deir el-Medina
Krallar Vadisi'ndeki mezarlarda çalışan işçilerin kaldığı antik köyün adı. Tanrı Maat'ın iki tapınağından birisi burada yer alıyor. Eski adı da "Set Maat".
Bu "Medina" bizim bildiğimiz "Medine" ile aynı. Arapçaları da aynı şekilde verilmiş. Mekke'den hicret edildikten sonra eski adı "Yasrib" olan Medine'ye yeni adını "Medine" olarak veren kişi peygamberin kendisi. Yalnız “Medine” kelimesinin kasaba anlamı da bulunuyor. O zaman şunu sormalıyız; Mısır'daki bu antik köyün adı İslam öncesinde de aynı şekilde "Medina" olarak mı biliniyordu? Eğer öyleyse peygamberin hicretten sonra Kızıldeniz'in kıyısındaki “El-menat” adlı puta tapanların yaşadığı o yere "Medine" adını vermiş olması üzerinde çok durmamız gerekecektir.
İkinci kelime;
Al-qurn (القرن):
Teb bölgesindeki tepelerin en yükseğine verilen ad. Krallar Vadisi’nin girişinden bakıldığında piramide benzer bir şekilde görüldüğü için bazı Mısırbilimcilerce bu bölgenin bu tepeden dolayı özellikle seçilmiş olduğu ifade edilmiş. Yalnız bu yerin eski adının da “Ta dehant” veya “The peak (zirve)” olduğu söylenmekte.
Bu tepenin adı ile bildiğimiz “Kur’an”ın Arapçası arasında sadece tek bir harflik fark bulunuyor.
Al-qurn: القرن
Kur’an:القرآن
Konu tabi tepe olunca Kur’an’ın inmiş olduğu Hira Mağarası’nın bulunduğu tepe de insanın aklına geliyor hemen.
Son kelimemiz ise;
El-Tarif (إلطارف):
Burası da yine Teb bölgesinin en kuzeyindeki soylulara ait mezarların bulunduğu yerlerden birisinin adı. Bu kelime de akla peygamberin zamanında tıpkı Medin’eye gidişinde olduğu gibi Mekke’deki baskılar sonucu ziyaret ettiği Taif şehrini akla getiriyor. İslam öncesinde Medineliler al-menat’a taparken buradakiler al-lat putuna tapıyorlar. Kaynak bulamadım ama Taif adını da sonradan peygamber koymuşsa hiç şaşırmam.
El-Tarif :إلطارف
Taif:الطائف
Bu şekilde kıyaslamalarda bulunmak ne kadar doğru olur bilemiyorum ama ben yine de bu benzerlikleri bir kenara not olarak düşmek istiyorum.
En başta şunun altını çizelim. Lut peygamber İbrahim peygamber zamanında olmak üzere Musa peygamberden 400-500 yıl önce yaşamış olan birisidir.
Kuranda Lut ve Musa peygamberin kendi dönemlerinde başlarından geçen olaylar ayrı ayrı anlatılır. Ancak Musa peygamberin Medyendeki iki kızla yaşadıklarının aslında çevirilerde anlatılanlardan çok daha farklı olduğunu düşünerek, bu anlatımın Lut peygamberin iki kızıyla yaşamış oldukları ile karıştırılarak anlatıdığı kanaatindeyim. İki hikaye arasındaki benzerlikleri ele alarak bu iki anlatımın birbiriyle karıştırılmış olabileceğine elimden geldiğince dikkat çekmeye çalışacam. Ayrıca konuyla ilgilenecek olan ve özellikle Arapça kelime kökleri konusunda bilgi sahibi olan arkadaşların daha derinlemesine araştırmalar yapmasını umut etmekteyim.
İlk olarak Lut ve Musa peygamberle ilgili Kuran ve Tevrattaki mevcut anlatımların özetini sunalım.
Lut peygamberle ilgili Kurandaki anlatımda Lut peygamber el değmemiş kızlarını Allahın elçileri veya melekleri olan misafirleri karşısında küçük düşmemek için kendi kapısına gelen sapık kavmine teklif eder. Fakat erkek düşkünü olan kavmi bu teklifi kabul etmez ve kızlara dokunmaz. Lut peygamberin bir peygamber değil de aziz olarak görüldüğü Tevrattaki anlatımda ise Lutun iki kızından bahsedilir. Bu kızlar daha sonra bir mağarada yaşlı babalarına şarap içirterek onunla birlikte olurlar.
Musa peygamberle ilgili anlatımlara bakacak olursak, Kurandaki anlatımda Musa peygamber Medyende henüz evlenmemiş olan iki kızla karşılaşır ve bunlardan biriyle evlenir. (Kuranda geçmese de anlatılanlara göre Allahın, Medyene gelirken ona kısrak üzerinde bir melek gönderdiği ve bu meleğin Musa peygambere yolunu gösterdiği belirtilir.) Tevrattaki anlatımda ise Musa peygamber Medyende iki değil 7 kızla karşılaşır.
Görüldüğü bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da aynı olayların Tevrat ve Kurandaki anlatımlarında eksiklik ve farklılıklar bir arada bulunmaktadır. Musa peygamberin Medyende karşılaştığı kızların sayısına yanlışlıkla Tevrattaki gibi 7 değil de 2 derseniz olayın devamını Lut peygambere bağlamınız işten bile değil.
İkinci olarak Musa peygamberin gittiği yerin adı olan Medyenin Lut peygamberle herhangi bir alakasının olup olmadığını ele alalım. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinde yayınlanan "Hz. Lutun Kavmine Karşı Kızlarını Sunmasının Anlamı" adlı makalede kaynak olarak İbn Haldun'un belirtildiği şu bilgiler verilmektedir:
Kurânın bir iki kelimeyle değinip geçtiği Hz. Lutun kızları hakkında tarihçilerin kaydettiği bilgiler de benzerdir. Tarihçilere göre, Hz. Lûtun iki kızı vardı. Büyüğünün adı Reysa, küçüğünün adı Raziye (ya da Zağarta) idi. Hz. İbrahim, Hz. Lûtun kızlarından biri ile kendi oğlu Medyeni evlendirdi. Allah bunların neslini bereketlendirdi. Kurânda anlatılan Medyen halkı işte bu zattan meydana gelmiştir.
Görüldüğü gibi Kuranda Musa peygamberin gittiği yerin adı olan Medyen kelimesi Lut peygamberden bağımsız bir yer adı değildir.
Üçüncü olarak Lut peygamberin iki kızını sunduğu kavminin erkeklerle ilişkiye giren sapık bir kavim olduğunu unutmayarak Musa peygamberin Medyende karşılaştığı toplumun, insanların yapısını anlamaya çalışalım.
Musa peygamberin Medyene gelişiyle ilgili ayetimizi verelim:
"Ve Medyen suyuna vardığı zaman, su almakta olan, sulayan bir insan topluluğu buldu ve onlardan başka, engelleyen iki kadın buldu. Onlara: Sizin haliniz nedir? dedi. (O iki kadın): Çobanlar çekilmedikçe biz sulayamayız. Ve bizim babamız çok ihtiyar. dediler." (Kasas -23)
Diyanet dahil yukarıdaki ayetin bütün çevirilerinde hayvanların, sürünün, koyunların sulanmasından bahsedilmektedir. Oysa bu ayetin Arapçasında hayvan veya koyun gibi herhangi bir kelime bulunmuyor. Bu ayette Musa peygamberin Medyene gidince orada sadece "sulayan" insanlardan oluşan bir topluluk bulduğu söylenmektedir. Bu ifadeler yukarıdaki ayetin Arapçasında şu şekilde geçer
5. Vecede : buldu
6. aleyhi : onun üzerinde, onda (orada)
7. ummeten : bir ümmet
8. min en nâsi : insanlardan
9. yeskûne : suluyor, su alıyor
Şimdi buradaki Arapça yeskune kelimesine dikkat çekmek istiyorum. Bu kelimedeki sulamak ile kastedilen nedir, içilecek su mudur yoksa başka bir şey mi?
Ayetin devamında Musa peygamber bu topluluğun dışında iki kadınla karşılaştığı anlatılır. Bu iki kadın ilkin bir şeylerin engellenmesinden bahsederler. Daha sonra Musa peygamberin onların durumunu sorması üzerine "çoban dönüp, çekilene kadar sulamayız, sulayamayız!" derler.
Bunun hemen devamında ise dikkat çekici bir noktaya değinilir ve iki kız babalarının çok yaşlı olduğunu söylerler. Burada iki kızın babalarının çok yaşlı olmasından bahsetmelerinin bir önemi vardır. (Bu sözlerin hayvanların sulanması gibi bir işi yapacak birilerinin olmadığını ve mağduriyeti dile getirmek için söylenmediğini yeri geldiğinde belirtecem.)
Kızların neden babalarının ihtiyarlığından bahsetmiş oldukları Lut peygamberin Tevratta başından geçenleri okuyunca hemen anlaşılmaktadır.
Lut Soarda kalmaktan korkuyordu. Bu yüzden iki kızıyla kentten ayrılarak dağa yerleşti, onlarla birlikte bir mağarada yaşamaya başladı. Büyük kızı küçüğüne, Babamız yaşlı dedi, Dünya geleneklerine uygun biçimde burada bizimle yatabilecek bir erkek yok. Gel, babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım. O gece babalarına şarap içirdiler. Büyük kız gidip babasıyla yattı.... (Yaratılış 19 – (18-24))
Buradaki anlatılanlara baktığımızda Kuranda bahsi geçen iki kızın neden bir engellerinin olduğu ve bu engellerinden bahsettikten sonra neden babalarının çok yaşlı olduğunu bahsetmiş oldukları daha iyi anlaşılmaktadır. Aslında Lutun kızları gibi Musa peygamberin karşısındaki iki kız da adeta etrafındaki erkeklerin sadece erkeklerle birleştiğini, kendileriyle bir araya gelebilecek bir erkek olmadığını, babalarının ise yaşlı olduğunu anlatmak istemişlerdir.
Bir sonraki ayete geçelim:
"Bunun üzerine onların ikisi suladı, içirdi. Sonra gölgeye çekilip, Rabbim! Bana göndereceğin her hayra muhtacım dedi." (Kasas -24)
Bu ayetin Arapçası aşağıdaki gibidir:
1. fe : o zaman, böylece
2. sekâ : suladı, içirdi
3. lehumâ : onların ikisi
4. summe : sonra
5. tevellâ : döndü
6. ilez zılli (ilâ ez zılli) : gölgeye
Görüldüğü gibi ortada yine hayvan sulamak filan yok, ayette ayrıca Musa peygamberin adı da geçmiyor, bir önceki ayet en son kızların babalarının çok yaşlı olmasını söylemesi ile bitmişti.
Çevirilerdeki gibi bu ayette anlatılanları yapan kişinin Musa peygamber olduğunu kabul edersek o zaman "onların ikisini suladı" ifadesi ile neyin kastedildiğini açıklamamız gerekir.
"Musa onların ikisini suladı" gibi bir anlam Musa peygamberin aslında bu iki kızla birlikte olduğu yönündeki çıkarımımızı her ne kadar destekliyor gibi gözükse de önemli bir noktayı atlamamak gerekiyor.
Bu ayette geçen ve "suladı" anlamında verilien seka kelimesinin ne anlama geldiğini daha iyi anlayabilmek için Kurandaki başka ayetlerdeki kullanımlarına bakalım. İnsan Suresinin 21. ayetinde cennette Allahın insanlara sunacağı lezzetli şarapları anlatırken içecek manasında aynı kelimenin kullanıldığını görürüz. "Skr", "sekar-", "sarhoşluk", "kendini bilmeme" durumu ve buna neden olan maddeler, özellikle içecekler olarak da değerlendirilmektedir. Sekar kelimesinin Musevi inancına ait bir sözcük olarak, ağır alkol, içki anlamında kullanıldığını da dikkate almakta fayda var.
O zaman seka kelimesini sarhoş edici bir şeyleri içirmek anlamında da ele alabiliriz. Şimdi Tevrattaki Lut'un başına gelenleri bir kez daha hatırlayalım. Lut'un iki kızı yaşlı babaları ile birlikte olabilmek için ona şarap içirmişlerdi. Bu ayette kastedilen o zaman Musa'nın iki kızı sulaması değil de bu iki kızın Musa'ya sarhoş edici bir şeyleri içirmesi olarak düşünülebilir. Böylelikle "onların ikisi" ifadesi de daha anlaşılmış olur.
Devam edelim. Ayetimizin devamında bu sefer birden bire "gölgeye dönülmesi" gibi ilginç bir ayrıntıya yer verilmektedir. Gölge olarak çevrilen bu kelimenin Arapçası ilez zılli (ilâ ez zılli) olarak verilmiş. Bu ifadenin tıpkı Ashab-ı Kehfin içinde kaldığı mağaranın ilel kehfi (illâ el kehfi) şeklinde tarif edilmesi gibi bir mağaraya işaret ettiğini düşünüyorum. Lutun kızlarının yaşlı babasını şarap içirtip onunla birlikte oldukları yerin bir mağara olması gibi bu ayette dönülen yerin de gölge değil aslında karanlık bir mağara olduğu kanaatindeyim.
Bir sonraki ayete geçerek devam edelim:
"İkisinden biri, haya ederek (utanarak) ona geldi: Muhakkak ki babam, bizim sulamandan dolayı bir ecirle mükâfatlandırmak için seni davet ediyor. dedi. Ve o geldiği zaman hikâyesini anlattı. Korkma! (Artık) sen, zalimler kavminden kurtuldun. dedi." (Kasas -25)
Buraya kadar yazdıklarımı düşündükten sonra bu ayette kızlardan birinin neden utanarak yürüdüğü sanırım anlaşılıyordur. Diğer türlü Musa'yla zaten önceden konuşmuş olan bu iki kızın birden bire babasının çağrısını iletmek isterken utangaç kesilmesini anlamak güç. Ayetin sonunda da Lut'un kızlarıyla birlikte bir kavimden kurtulması gibi Musa peygamberin de sonunda zalim bir kavimden kurtulmuş olduğu bahsedilmektedir.
sonraki ayet ise şöyledir:
"Kızlardan biri, Babacığım, onu ücretle tut. Herhâlde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır dedi." (Kasas -26)
Bu ayetten kızların yaşlı babasının ücretle adam tuttuğu veya tutabildiği anlaşılmaktadır. O zaman önceki ayetlerde geçen kızların hayvanlarını sulayamayıp mağdur kaldıklarını belirtmek için babalarının yaşlı oluşundan bahsettiklerini söylemiş olmak çok da doğru olmayacaktır. Daha önce belirttiğim gibi babalarının yaşlı olduğunu belirtmeleri başka bir mevzuyla ilgilidir.
Bundan sonra gelen ayetlerde ise kızların babası kızlarından birisini Musa peygamberle evlendirmek için ona 8 yıl, isterse de 10 yıl ücretli çalışma teklifinde bulunur. Bunun üzerine Musa peygamber de iki süreden hangisini tamamlarsa bundan böyle kendisine bir düşmanlık olmamasını diler.
Buraya kadar olan ayetleri mevcut çevirilere göre düşünecek olursak Musa peygamberin kızların hayvanlarını sulaması olayı birden bire kızların babası ile o kızlardan biriyle evlenme pazarlığına dönüşmektedir. Oysa dikkat çektiğim noktalardan olaya bakacak olursak Musa peygamberle kızlar arasında olan birliktelik sonucunda böylesi bir evlendirme konusunun açılmış olacağı daha makul gözükmektedir.
Kasas Suresinin 25. ayetinde geçen bir başka dikkat çekici ifade "ecr" tabiridri. Musa peygamberin “sulamsından” sonra onun yanına utanarak gelen kızlardan birisi babasının ona vereceği “ecr” den bahsetmektedir. Burada geçen “ecr” kelimesinin belli bir anlamının olduğunu dşünüyorum. Ecr kelimesi hakkında kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:
-“Evlilik esnasında koca tarafından kadına ödenen mal veya para için bazı âyetlerde, ecr = ücret; bir şeyin karşılığı kelimesi kullanılır. Bunun da, "kadının onurundan feda ettiklerinin karşılığı" olarak anlaşılması mümkündür.”
-Cahiliye dönemine ilişkin olarak; “Yine bu devirde koca karısına, çeyizin dışında, "Sudak, Ecr" denilen bir şeref ücretini veriyor ve bu kadının emrinde oluyordu.”
Bilindiği gibi müt'a veya muta nikahı; bir erkeğin, rızası olan bir kadınla, bir ücret karşılığında, belirli bir süreliğine birlikte olmak üzere evlenmesidir. Müt’a konusu Şii ve Sünni kesim arasındaki görüş ayrılıklarından birisidir. Şii kesimi müt’a nikahın varlığını Kuran’a (Nisa Suresi -24) dayandırırken Sünni kesim bunun yasak olduğunu hadislere dayandırmaktadır. Şii kesimin Nisa Suresi 24. ayetinde Müt’a nikahının olduğuna ilişkin ileri sürmüş oldukları ispatlarından birisi şu yöndedir:
“Allah Teala istimta’nın (bir erkeğin bir kadından cinsel yönden yaralanması) karşılığında ödenmesini emrettiği bedeli “ecr” olarak nitelerken, mutlak veya daimi nikahın karşılığında ödenmesini emrettiği bedeli ise “fariza” (Bakara 236-237), “nıhle” (Nisa -4), ve “sadak” (Nisa -4) olarak nitelendirmiştir.”
Aslında burada önemli olan “ecr” kelimesinin nikahlı veya nikahsız birliktelikle ilgili olup olmaması değil sonuçta ortada kadın ve erkeğin yaşamış olduğu bir birlikteliğe ilişkin bu kavramın kullanılıyor olmasıdır.
Musa peygamberin sözüm ona “hayvanları” sulamasından sonra kızlardan birinin utanarak gelip de birden bire babasının “ecr” vermekten neden bahsetmiş olduğu da böylelikle daha iyi bir şekilde anlaşılmaktadır. Tabi bunu Allahın izin verdiği kötü bir tesadüf olarak da görebilirsiniz.
Son olarak Şuayb peygamber konusuna değinmek istiyorum. Tevrata göre Şuayb Musa peygamberin kayınpederidir ve ahlaki değer yargıları zayıf bir şehir olan Midyanda önceleri putperest inanca sahipken daha sonra tek tanrı inancına dönmüş olan bir peygamberdir.
İslam inancında da aynı şekilde Musa peygamberin Medyende karşılaştığı kızların babasının Şuayb olduğuna inanılmaktadır. Her ne kadar yukarıdaki ayetlerde Şuayb ismi geçmese de Şuayb peygamberin Medyen halkına gönderilmiş olduğu Kuranda açıkça geçer (Araf -85). Bu yüzden bazı çevirilerde Medyendeki bu kızların yaşlı babası parantez içinde Şuayp olarak belirtilmiştir.
Tevrata göre Musa peygamberin kayınpederi, Kurana göre ise Musa peygamberin gittiği Medyen halkına gönderilmiş olan Şuayb peygamberin Lut peygamberle olan yakınlığına da değinecek olursak sanırım Lut ve Musa peygamberle ilgili anlatımların birbiriyle karıştırılmaya ne kadar müsait olduğu bir kez daha anlaşılacaktır.
Hud Suresinin 73. ve 83. ayetleri ile Araf Suresinin 80. ve 84. ayetleri arasında Lut peygamberin başından geçenler ve kavminin nasıl helak edilişi anlatıldıktan sonra her iki surenin bir sonraki ayetinde -onların kardeşi- tabiri kullanılarak Şuayb peygamberin Medyen halkına gönderilmiş olduğu belirtilmektedir.
Ayrıca, Medyene gönderilmiş olan bu peygamberin Şuayb peygamber olamayacağını iddia edenler onun Musa peygamberden çok daha önce bir zamanda yaşamış olduğunu Hud Suresi 89. ayetinde geçen ve Şuaybin kendi kavmine yönelik demiş olduğu "Lutun kavmi sizden hiç de uzak değildir." sözüne bağlamaktadırlar. Şuayb peygamberin dedesinin Lut peygamber olduğu da yine bazı kaynaklarda geçmekte ve kabul görmektedir.
Görüldüğü gibi Musa peygamberin gitmiş olduğu Medyen halkının daha önce belirtmiş olduğum gibi gerek Medyen ismi üzerinden gerekse daha öncesinde oraya gönderilmiş olan Şuayb peygamber üzerinden Lut peygamber ve kavmiyle yakın bağları bulunmaktadır.
Kısaca tüm yazılanları toparlayacak olursak, Tevratta Lut Peygamberin başına kızları tarafından getirilenler Medyendeki iki kız tarafından Musa peygamberin de başına getirilmiştir. Bu yüzden Kurandaki anlatımda, kavminden kaçan Lutun iki kızıyla yine kendi kavminden kaçan Musa peygamberin karşılaştığı iki kızın birbiriyle karıştırıldığını düşünmekteyim.
Yazı oldukça uzun tuttu sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim, en başta belirttiğim gibi bu konunun daha fazla incelenmesi dileğiyle!
Bu konuya daha önce değinilmiş olabilir ancak ben yine de ele almak istiyorum. Lut Kuranda adı geçen peygamberlerden biridir. Kurana göre peygamber olsada Hristiyan ve Musevilere göre peygamber değildir, sadece azizlerden biridir. Tevratta Lut'un bir mağarada kızlarıyla birlikte olduğu anlatılır.
Hikayesi oldukça ilginç olan Lut peygambere Kuranda da epeyce yer verilmiştir. Onu ve kavmini konu edinen ondan fazla ayrı sure bulunmaktadır.
Lut peygamberin Kurandaki hikayesi kısaca şöyledir:
Allahın elçileri (Tevratta iki melek olarak geçer) Lut peygambere misafir olurlar. Bunun haberini alan ve erkeklerle birlikte olan sapık kavmi koşarak Lut peygamberin evine gelir. Bunun karşısında Lut peygamber kavmine dönerek Hicr Suresi'nde şöyle der:
-Şehir halkı, birbirlerine müjdeleyerek geldi. (Lut onlara) dedi ki: "Bunlar benim misafirlerim, (lütfen) beni utandırmayın! Allahtan korkup (sakının) ve beni küçük düşürmeyin."
-(Lut) dedi ki: "Eğer yapmak istiyorsanız, işte bunlar, benim kızlarım."
Aynı hikayet Hud Suresi'nde ise şu şekilde geçer:
(Lut) dedi ki: "Ey kavmim, bunlar benim kızlarım, sizler için daha temizdir. Allahtan korkun ve beni misafirlerim önünde küçük düşürmeyin. Sizin içinizde reşit(doğru düşünen) bir adam yok mudur?"
Dediler ki: "Şüphesiz sende biliyorsun ki, kızlarında bizim bir hakkımız yoktur. Gerçekte sen, bizim ne istediğimizi biliyorsun."
(Lut) dedi ki: "Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı veya sağlam bir yere dayanabilseydim."
Buraya kadarki Kurandaki anlatımla Tevrattaki anlatım hemen hemen aynıdır. Tevratta Lut'un kapısına gelen sapık kavmi onun misafirleriyle yatmak ister, Lut da misafirlerine dokunulmaması için tertemiz kızlarını onlara önerir. (Yaratılış -19)
Tevrattaki Lut Allahın bir peygamberi olmadığı için onun kızlarını başkalarına sunması gibi saçma bir davranışta bulunması belki bir nebze anlaşılabilir ancak Kuranda Allahın elçilerinden biri olan Lut peygamberin sırf misafirlerinin karşısında küçük düşmemek ve utanmamak için böylesi bir şeyi yapmış olması anlaşılır gibi değildir.
Şöyle düşünebilirsiniz: Lut peygamber "Eğer yapmak istiyorsanız, işte bunlar, benim kızlarım." derken aslında kızlarını evlendirmeyi düşünmüştür.
Bu şekilde düşünürsek o zaman şunu sormamız gerekir ki tahrif edilmiş Tevrattaki anlatım ortadayken Allah evlendirmek kelimesini unutup da neden onun yerine yaptırmak gibi bir kelime kullanmıştır? Tam tersine bence Allahın böyle bir niyeti olsaydı evlendirmek kelimesini açıkça hatta altı çizili bir şekilde özellikle vermesi gerekirdi.
Peki evlendirmekten bahsetseydi iş çözülmüş olur muydu, olmazdı. Çünkü Lut peygamberin kapısına gelen elinde çiçeklerle bekleyen bir damat adayı değil, şehir halkı, Lut peygamber kimi kiminle evlendirsin. Sonra başkasının misafirine, erkeklerine göz koymuş kişilere kız verilmesinin de mantıkla örtüşen bir yanı yok.
Şunu da düşünebilirsiniz: Lut peygamber böyle bir şeyi göze aldığına göre demek ki misafirlerinin kim olduğunu, onların Allahın elçileri olduğunu biliyordu ve onlara zarar gelmemesi kızlarını sunmasından daha önemliydi.
Bu düşünce de her ne kadar geçerli bir mazaret olmasa da diyelim ki Lut peygamber böyle düşünmüştü. O zaman da şunu sormak gerekirdi: Lut peygambere gelen bu elçiler sıradan kişiler değil, onların görevi diğer ayetlerde belirtiliyor, azgın bir toplumu azaba uğratmakla görevliler. Lut peygamber madem bunların kutsal elçiler (melekler) olduğunu düşünüyordu, madem bunlar kızlarından vazgeçecek kadar önemli kişilerdi onların kendilerini koruyabilecek güçte olabileceklerini neden düşünememişti?
Lut peygamberle ilgili Kurandaki anlatıma baktığımızda sırf Tevrattan bir şeyler alıntı yapılacak ve ordaki istenmeyen yakıştırmalar kırpılacak diye ortaya oldukça ilginç bir anlatımın çıktığını görüyoruz. Bırakın bir peygamberi kim olursa olsun herhangi bir baba hiçbir koşulda hele hele de ailesinden olmayan birilerinin hatrına "kızlarını yaptırtmak" gibi bir teklifte bulunmaz.
Böylesi şeyler ancak çok eski ilkel insanların sınır tanımayan yaşantılarından hareketle kendi tanrılarına uyarlamış oldukları efsanelerde geçer. Çok tanrılı inançlara sahip bu dinler zamanla tek tanrılı bir yapıya dönüştükçe, eskiden tanrılara ait anlatılan bu tür efsanelerin zamanla tanrı kral hükümdarlara, tanrının oğlu, elçisi sayılan insanlara ilişkin de anlatılmaya başlandığını düşünüyorum.
Bu konudaki takdiri size bırakarak son olarak şunu belirtmek istiyorum. Lut peygamberin yaşadıklarıyla ilgili Hud Suresi ile Hicr Suresindeki olayların anlatım sırası aynı değildir. Hicr Suresindeki anlatımda misafir gelen elçilerin ne amaçla geldiklerini söylemesi ve Lut peygambere yol göstermeleri şehir halkının kapıya gelmesinden öncedir. Hud Suresinde ise misafir gelen elçilerin kendilerini Allahın elçileri olarak tanıtması ve Lut peygambere yol göstermeleri şehir halkının kapıya gelmesinden sonradır.
Bir sonraki konumda, Kurandaki Musa peygamberin Medyen'de karşılaştığı iki kızla arasında geçenlerin Lut peygamberin iki kızıyla ilgili anlatımlarla nasıl birbirine karıştırılmış olabileceğine değinmek istiyorum.
Dr. Zakir Naik'in yukarıdaki videosu oldukça meşhur olmuş durumda, mümin arkadaşlar bu kişinin konuşmasını "müthiş bir cevap" başlığı altında herkesle paylaşmakta. Bu kişinin söylemiş olduklarını tek tek ele almak istiyorum. Aşağıda vermiş olduğum cevapların daha iyi anlaşılması için ilkin Dr. Naik'in yapmış olduğu konuşma videosunu izlemekte fayda var. Yazı uzun tutmuş olsa da umarım sıkılmadan okursunuz:
-Bir insanın inançlarının oluşmasında içinde büyüdüğü ailesinin ve bulunduğu ortamın etkisi asla inkar edilemez. Bu açık gerçeği ateistik bir düşünce diye adlandırıp ailesi dindar olan birisinin farklı düşüncelere sahip olabileceğini söylemek bir eleştiri değeri taşımaz. Zaten ateistlerin bir kişinin anne ve babası dindarsa çocuğu da kesin dindar olacaktır diye bir iddiası yoktur, nasıl ki bir çocuk anne ve babasının diliyle konuşmayı öğreniyorsa sahip olduğu inançlarının oluşmasında da anne ve basının kaçınılmaz bir etkisi olacaktır.
-Ateistlerin "bilim ilerledi bizim artık kitaba ihtiyacımız yok" demeleri durduk yere söylenmiş olan bir söz değildir, bunun altında yatan sebep; bilimin sunduğu somut gerçeklerin ve faydaların kutsal kitaplarda anlatılan ve yaşatılan tapularla çelişiyor olmasıdır.
Bu aygıtın mucidi kim?
-Aygıt gibi çevrede sayısız örneği bulunan ve sınırları bilinen bir şeyin evren gibi eşsiz ve sınırları keşfedilmemiş olan bir şeyin örneği olarak kullanılması kişide bir yanılgı yaratacaktır. Eğer bir ateistin karşısına bir şey çıkartılacaksa ve o şeyin aygıt olduğu biliniyorsa tabi ki o kişi bunun bir mucidinin olduğunu düşünecektir. Bunu söylemesi gayet doğaldır çünkü bu zamana kadar mucidi olmayan bir aygıtla daha karşılaşmamıştır.
Bu yüzden Dr. Naik’in hiçbir kimsenin görmediği bir şeyi aygıt olarak adlandırması bir kere en baştan yanlıştır. Dr. Naik bu örneğindeki aygıt kelimesini çıkartarak; "daha önce kimsenin görmediği bir şey bir ateistin karşısına çıkartılsaydı acaba ateist ne derdi" diye sorması gerekirdi. Bu soru karşısında ise hiçbir ateist daha önce kimsenin görmediği bir şeyle ilgili olarak bunun bir mucidi vardır demez, dese zaten ateist olmaz.
Kurandaki Bingbang (Büyük patlama) :
- Dr. Naik bing bang gibi bazı bilimsel teorilere değinerek bu tür bilgilerin 1400 yıl öncesinden Kurandaki ayetlerde söylenmiş olduğunu belirtmektedir. Burada en başta şunu söylemek gerekiyor ki Dr. Naik bu tür bilgilerin Kuranda olduğunu söyleyerek henüz bir teori olarak ortaya konmuş olan ateistlerin bilime dayalı olarak söylemiş olduklarının "kesin" doğrular kabul etmektedir.
Dr. Naik burada da bir yanılgıya düşerek, bilimin elde ettiği ve yeni bulgulara göre değişebilecek olan verilerini aktaran ateistlerin de kendisi gibi değişmez ayetlerinin olduğunu sanmaktadır. Bilimin zaman karşısında asla değişmeyen tapuları bulunmaz, daha doğru olan yeni bir bilgi geçmiş bir teoriyi tamamen ortadan kaldırabilir.
Kısacası bugün bing bang'ın Kuranda anlatıldığını söyleyen Dr. Naik bilimin teori olarak ortaya koyduğu bir şeye kesin doğru diyerek bunun gelecekte de her zaman doğru olarak kalacağını kabullenmiş olmaktadır. Bu yüzden yarın bir gün evrendeki ilk başlangıçla ilgili bir başka teorinin daha doğru kabul edilmesi durumunda Dr. Naik in içine düşeceği durumu düşünmek bile istemem.
Dr. Naik'in bahsetmiş olduğu Enbiya Suresi'nin 30. ayetinde yer ve göğün yaratılışı esnasında birbirinden ayrıldığından bahsedilmektedir. Bing bang teorisi her şeyin başlangıcı olarak "iki" şeyin birbirinden ayrıldığını hele hele de evren ile onun içerisinde bir toz zerresi kadar olan bir dünyanın birbirinden ayrılmış olduğunu iddia etmez. Teorinin temel fikri, halen genişlemeye devam eden evrenin geçmişteki belirli bir zamanda sıcak ve yoğun bir başlangıç durumundan itibaren genişlemiş olduğudur. Eğer kitapta dendiği gibi en başından beri yerin ve göğün birbirinden ayrılması söz konusu olsaydı bingbangın oluşmasından bu yana geçen sürenin, bir başka deyişle kainatın yaşının dünyanın yaşıyla aynı olması gerekirdi. Oysaki dünya büyük patlamadan milyarlarca sene sonra oluşmuştur.
Bununla birlikte eğer bir şeylerin bilgisini çok eski bir tarihte söylüyor olmak gerçekten de marifetse bu konuda asıl putperest Sümer ve Mısırlıları takdir etmemiz gerekirdi. Çünkü "göklerle yerin ayrılması" efsanesi Kuran öncesi varoluş mitolojilerinde de aynı şekilde geçmektedir. Örneğin Gılgamış Destanında şöyle denir;
Gök, yerden ayrıldıktan sonra Yer, gökten ayrıldıktan sonra İnsanın adı konduktan sonra An, göğü alıp götürdükten sonra Enlil, yeri alıp götürdükten sonra.
Ufak bir tarihi araştırma bile bu ayetin ancak günümüzün bilimi ile keşfedilebilmiş olan yepyeni bilgilere mucizevi bir şekilde işaret ettiğini değil aksine tarih boyunca medeniyetlerin birbirine aktara geldiği bir efsanenin tekrarı olduğunu gösterecektir
İlkel insanların neden böylesi bir efsane yaratmış oldukları üzerine biraz düşünecek olursak; eski insanların kendi sınırlı bilgileri ile bir ufku seyre daldıklarında yerle göğün aslında bitişikken kendi üzerilerinde birbirinden ayrılmış olduklarına inandıklarını söylemek sanırım yanlış olmayacaktır; çok uzaklarda yer ve gök bitişiktir ama insanın olduğu yerde tanrı onları birbirinden ayırmıştır.
Ateistlerin Enbiya Suresi'nin 30. ayetiyle ilgili olarak Dr. Naik'in dediği gibi "bu bir rastlandır" demekten çok daha fazla söyleyecek sözü bulunmaktadır.
Ay ve güneş ışıklarının farklılığı:
-Ay ışığının güneş ışığından farklı olduğunu onu çıplak gözle izleyen her insan kolaylıkla bilir. Bu yüzden sadece eski Araplar değil dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir toplumun da ay ve güneşin ışığını tarif ederken aynı kelimeler yerine farklı kelimeler kullanması gayet normal birşeydir. Hele hele de o toplumun geçmişinde ay ve güneşe ilişkin farklı tanrısal inançlar söz konusu olmuşsa.
Bu yüzden güneşin ve ayın kandil ve nur olarak farklı şeylere benzetilmiş olması anlaşılır bir şeydir. Güneşin daha parlak ayın ise ona göre daha az bir parlaklıkta olduğu bir gerçektir. Eğer ay da güneş gibi gözle bakılamayacak bir parlaklığa sahip olsaydı hiç kuşkusuz o da yanan bir kandil gibi daha parlak bir şeye benzetilecekti. Bu konuda Elmalı M. H. Yazır şöyle demektedir;
"Fakat nur ziyadan daha geniş kapsamlı, ziya da nurdan daha belirgin ve kuvvetlidir. Ziyada aşırı bir parlaklık, belli bir parıldama, kuvvetli bir yayılma ve şiddet vardır. Göz kamaştıran ve icabında acı veren birtakım özellik bulunmaktadır. Nurda da mutlak olarak karanlığa karşılık olan bir revnak, yumuşak bir yayılma, sükun ve huzuru andıran bir safa ve letafet söz konusudur."
Şunu da belirtmek gerekir ki parlayan, nurlandıran bir ayın tarifi için kullanılmış olan nur kelimesinin illa yansıyan bir ışığın tarifi için kullanılacağına dair bir kural da bulunmamaktadır. Nur kelimesi ışığın bir yerden yansıyıp yansımamasından çok o şeyin aydınlığını vurgulamak için kullanılır.
Eğer nur kelimesi ışığın kaynağını değil de bu kaynaktan gelen bir ışığın illa başka bir şeyden yansımasını kastediyor olsaydı, Nur Suresi'nin 35. ayetinde; Allah kendi nurunu güneş gibi bir yıldıza veya kendi kendine yanan bir ateşe benzetmezdi. Demek ki nur kelimesi Kuranda aynı zamanda bir şeyin kendisinden çıkan ışık anlamında da kullanılabilmektedir.
Bu yüzden ateistler Furkan Suresi'nin 61. ayetiyle ilgili olarak Dr. Naik'in dediği gibi "peygamber zeki bir adamdır" derler demesine ama bunu gerçekleri söylediği için değil, insanları kendi söylediklerine inandırabildiği için söylerler.
Dünyanın deve kuşu yumurtasına benzemesi:
-Burada ilkin şunu sormak gerekiyor; eğer gerçekten de "deha-ha" kelimesi kastedilen deve kuşu yumurtası ise neden meallerde "yayıp döşedi" ifadeleri halen kullanmaya devam edilmektedir? Bırakın o zaman herkes bu ayeti; "sonra yeryüzünü deve kuşu yumurtası gibi yaptı" diye okuyup o şekilde anlasın.
Naziat Suresi'nin 30. ayetinde geçen "deha" kelimesi nerdeyse mealcilerin tamamı tarafından yayıp döşedi anlamında çevrilmiştir. Deha, yaymak manasında "dahv" veya "dahy" kökündendir.
Kuranda binlerce kelime bulunmaktadır ve her kelimenin köküne inip daha sonradan onun farklı anlamlara gelebileceğini söylemek pekala mümkündür. Böylesi seç beğen mantığından hareket edilirse elbette binlerce anlam içerisinden zamanın söylemlerine daha uygun düşen ifadeler bulunabilir.
Keramet bir şeyin keşfedilmeden önce ne olduğunu bilip açıkça söyleyebilmektir, yoksa bilinen bir şeye acaba burda hangi kökü, eki veya anlamı ele alırsak daha uygun düşer diye sonradan kelimeleri yuvarlamak değildir.
Burada asıl sorulması gereken soru; madem bu kelime ile Allah deve yumurtası gibi varlığı ve anlaması basit somut bir şeyi ifade etmiştir, bu kelime neden bu zamana kadar bu anlamda ele alınmamışta "yayıp döşemek" olarak kabul görmüştür? Dr. Naik bu ayetteki söylemin ne olduğundan o kadar eminse eski alimlerin bir yumurtanın dahi ne demek olduğunu bilmeyecek kadar cahil olduklarından da o kadar emin olmuş demektir.
Eğer gerçekten de bu ayette dünyanın şekli bir yumurtaya benzetilmiş olsaydı, o çağın insanları veya alimlerince bu yuvarlak dünyanın tıpkı gökler gibi tutulmadan nasıl durduğu veya altında ne olduğu, altında insanlar varsa onların nasıl aşağıya düşmedikleri, dünya yuvarlaksa güneş ve ayın nasıl hareket ettiği bunların aslında batmadığı gibi çok sayıda merak uyandıracak soruların sorulup bunların açıklanması gerekirdi. Ancak biliyoruz ki bu ayetteki ifade geçmişte de asıl anlamı olan yaymak ve döşemek şeklinde anlaşılmış olup gerçek evrenin keşfine ilişkin herhangi bir ilham kaynağı oluşturmamıştır.
Dr. Naik'in bahsettiği Sir Francis Drake 1597 yılında dünyanın yuvarlak olduğunu söylediğinde acaba bir tane din alimi de çıkıp; "biz zaten dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorduk, Kuran bunu bize söylüyordu" demiş midir? Bırakın 1597 yılını 21. yüzyılda dahi ana dilleri Arapça olan sözde Arap bilim insanlarının içinden halen kendilerine Kuranı dayanak göstererk dünyanın yuvarlak değil düz olduğunu iddia edenler bulunmaktadır.
Burada şu noktaya da dikkat çekmek gerekiyor; dünyanın yuvarlak olduğu ispatlanmamış olsa da bir görüş olarak binlerce yıl öncesinden zaten söylenmiştir. Kuranın indiği zamandan bin yıl öncesinde yaşamış ünlü matematikçi Pisagor dünyanın yuvarlak olduğunu, her gezegenin bir ekseni olduğunu ve gezegenlerin bir merkezi noktada döndüklerini söyleyen ilk kişilerden biri olmuştur.
Nasıl ki antik çağlardaki astronominin 7 katlı gök inancı (5 gezegen + güneş ve ay) Kurana aynen girmişse dünyanın yuvarlak olduğunu iddia eden antik bir inanış da pekala Kuranda yer alabilirdi. Bu yüzden Kuranda apaçık bir şekilde dünyanın yuvarlak olduğu hatta gezegenlerin bir merkez etrafında döndüğü söylenmiş olsa dahi bu kesin bir mucize olacağı anlamına gelmeyecekti.
Bu konuda Dr. Naik'in üzerine düşen görev başkadır; Kuranda Allahın bin yıl önce yaşamış kulu Pisagor kadar dahi olamayıp dünyaya ilişkin neden net ve açık bir söylemde bulunamadığını kendisine sorması gerekir. Pisagor bin yıl öncesinden dünyanın yuvarlak şeklini hiçbir örtülü kelime kullanmadan ve yumurtaya ihtiyaç duymadan izah etmeyi becerebilmiştir.
Dr. Naik'in kendisine ayrıca; Arapça, apaçık ve değiştirilmemiş bir şekilde sunulduğu halde kutsal kitabını en doğru biçimde anlayabilmesi için neden illa elin Hristiyanının keşfini beklemesi gerektiğini de sorması gerekir.
Güneşin ve ayın yörüngeleri:
-Burada yapılan da tıpkı yukarıdaki "deha-yumurta" kelimesinde olduğu gibi farklı anlamlar içerisinden hangisi daha işe geliyorsa sadece onun tek bir doğruymuş gibi ele alınmasıyla ilgilidir. Bu yüzden yukarıda yapmış olduğum açıklamalar bu konu için de geçerlidir.
Enbiya Suresi'nin 33. ayetinde geçen "felekin" kelimesinin yörünge manasına gelen tek bir anlamı bulunmamaktadır. Bu kelime aynı zamanda "felek" anlamında olmak üzere gök, gökyüzü, sema anlamlarına da gelmektedir. Bu yüzden bazı mealciler bu ayeti yörünge tabiri kullanmadan "güneş ve ay, her biri gökyüzünde yüzerler" şeklinde çevirmiştir. Ayetlerde ayrıca güneş ve ayın hareketleri için "dolanır, döner" gibi sözler de denmemekte onun yerine "yüzer" ifadesi kullanılmaktadır. Güneşin masmavi bir gökyüzü içindeki hareketi adeta masmavi bir denizin üzerinde rotasından sapmadan akıp giden bir geminin hareketine benzetilmiştir.
Gökbilimde, bir gökcisminin bir diğerinin kütleçekimi etkisi altında izlediği yola yörünge adı verilmektedir. Bu itibarla eğer yörünge tabiri kullanılacaksa bu tabirin herhangi bir gök cisminin kendi kendisine dönmesi olarak değil bir başka gök cisminin etrafında dönmesi olarak ele almak daha uygun olacaktır. Ayetlerde geçen yüzmek, akıp gitmek gibi ifadeler de zaten güneş ve ayın kendi etrafında dönmesinden çok belli bir noktaya göre hareket etmekte olduğunu göstermektedir.
Ayetlerdeki gibi bir söylemde bulunmak için uzayı keşfetmeye veya tanrılardan vahiy almaya filan gerek yoktur. Tarih boyunca her insanın her gün birebir tanık olduğu şey güneş ve ayın gökyüzünde belli bir yolu izlemekte olduğudur. Yani bu zamana kadar; "güneş ve ay belli bir yolda hareket etmiyor zig zaglar çizerek hareket ediyor" diyen aklıselim bir insan daha çıkmamıştır. Afrika'nın en ilkel kabilesindeki bir insana dahi sorsanız güneş ve ayın doğuşundan batışına kadar olan hareketini parmak ucu ile size göstermeye kalktığında, yarım da olsa dairesel bir şekil çizerek, onların gökyüzünde duraksamadan ve sapmadan akıp gittiğini söyleyecektir.
Gökyüzündeki güneş ve ayın nasıl hareket ettiklerini söylemek kolaydır, bence asıl mucize üzerinde sabit durulduğu için hareket etmediği sanılan dünyanın da bir yörüngesinin olduğu ve bu yörüngesinde dönüp durduğunu söylemek olurdu ki böylesi bir ifade Kuranda bulunmaz. Kurandaki anlatım gerçeğe değil gözle görülene göredir, bu yüzden Kurandaki tüm anlatımlar sabit duran bir dünya karşısında hareket halinde olan güneş, ay ve yıldızlara ilişkindir.
Bir kez daha tekrar edelim; keramet bir şeyin keşfedilmeden önce ne olduğunu bilip bunu açıkça söyleyebilmektir, yoksa bilinen bir şeye acaba hangi kökü, eki veya anlamı ele alırsam daha uygun düşer diye kelimeleri sonradan yuvarlamak değildir. Kuranda binlerce kelime bulunmaktadır, insan aradığı ne ise onu görür yaklaşımından hareketle bir kelimede olmasa da bir başka kelimede, o kelimenin farklı anlamlarından birisi zamanın bilgileriyle daha fazla örtüşebilir. Bu mantıktan hareketle Kuranın yerine Hinduların daha eski Vedalarını ele alırsanız orada da sayısız geleceğe ilişkin tespitlerin yapıldığını görürsünüz.
Su döngüsü:
-Dr. Naik su döngüsünün Kuranda açıkça anlatıldığın iddia etmektedir. Ezbere sıralamış olduğu sure ve ayet numaraları insanları heyecanlandırmak adına oldukça işe yaramaktadır. Araf suresindeki ayeti doğru Yasin suresindeki ayeti ise eksiksiz olarak vermiş olabilseydi eminim çok daha fazla etkili olacaktı. Tabi bu basit hatalara takılıp kalacak değilim.
Sıralamış olduğu ayetler içerisinden Mülk Suresinin 30. ayetinde; "söyleyin bakalım: suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akar su getirir?" denmektedir ki bunun su döngüsü hakkında bize nasıl bir bilgi vermektedir, doğrusu anlamak güç.
Aynı şekilde Tarık Suresi'nin 11. ayetinde ne yağmurdan ne bulutlardan ne de bir şeylerin diriltilmesinden bahsedilmektedir, bu ayette sadece; "dönüş sahibi göğe and olsun" denmektedir. Burada kast edilen dönen bir gök mü yoksa herhangi bir şeyin göğe doğru dönmesi midir bilmiyoruz. Bu surenin başında ise göğe yalnız bu sefer Tarık adındaki bir yıldızla birlikte and içilmektedir. Dönüş sahibi gökten kasıt battıktan sonra göğe yükselen bir yıldızla ilgili olabileceği gibi göklerdeki arşa yolculuk yapan meleklerle ilgili de olabilir. Bunun illa göğe yükselen su buharı olduğunu söylemek çok zorlama bir yorumdur.
Kaldı ki eski insanlar ateşte suyun kaynatıldığı vakit buhar olup göğe doğru yükseldiğini her zaman gözlemlemişlerdi. Güneşin kavurucu sıcaklığı altında bekleyen bir suyun da aynı şekilde buharlaştığını pek ala biliyorlardı. Sıradan bir Arap ateşin üzerindeki veya güneşin altında kalan bir suyun başına neler geldiğini oturup yazsaydı Kurandaki anlatımdan herhalde daha fazla bilgi vermiş olurdu. Bu yüzden Kuranda bu ayetteki yazılanlardan daha açık bir şekilde suların beyaz buhar olup uçarak gökte beyaz bulutları oluşturmuş olduğu yazmış olsaydı dahi bunda şaşılacak bir yan olmazdı.
Şimdi erinmeyerek biz de diğer ayetleri özet olarak verelim:
Zümer -21: Gökten su akması, suyun kaynaklara akması, ekinlerin çıkması ve daha sonra kuruması,
Rum -24: Yağmur yağması, yeryüzünün dirilmesi,
Hicr -22: Yüklü rüzgarların gönderilmesi, yukarıdan su inmesi,
Muminun -18: Yeryüzüne su inmesi, yeryüzünün dirilmesi,
Nur -43: Bulutların sevki ve üst üste yığılması yağmur yağması,
Rum -48: Rüzgarın gönderilmesi, bulutların hareket etmesi, yayılması, yağmurun yağması,
Furkan 48-49: Müjdeci rüzgarların gönderilmesi, ölü toprağın canlanması, hayvanların ve insanların canlanması,
Fatır -9: Rüzgarların gönderilmesi, bulutların hareket etmesi, ölü toprağın dirilmesi,
Yasin 33-34: Ölü toprağın diriltilmesi, yeryüzünde bahçeler ve pınarlar oluşturulması.
Yukarıda değindiğimiz gibi bu ayetlerde verilen bilgilerin tamamı sıradan bir insanın doğada olup bitenleri çıplak gözlerle izlemesi sonucunda elde edebileceği bilgileri içermektedir. Buradaki anlatılanlar yüzlerce yıl sonra ancak keşfedilebilecek bilgiler değildir. Rüzgarların herhangi bir şeyi uçurmasını, hareketli bulutlar olduğu zaman onlardan yağmur yağmasını ve yağan yağmurla, suyla beslendiği vakit toprakta ekinlerin biteceğini akıl etmek hiç de zor değildir. Bu yüzden geçmişte söylenmesi muhtemel sözleri alıp da bunları gelecekte keşfedilecek bilgilerin önceden haber verilmesi olarak değerlendirmek çok da doğru bir yaklaşım olmayacktır.
Erkek ve dişi bitkiler:
-Eski insanlar tıpkı kendilerinde olduğu gibi canlı olan hayvanlarda da üremenin gerçekleşmesi için dişi ve erkek olmak üzere iki cinsin olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden de canlıların ilk yaratıldıkları zamanda çift yaratılmış olması gerektiğini düşünmüşlerdi. Tabi ki bu ancak eski insanların yapabileceği türden basit bir ayrım ve genellemeydi. Çiftlerden oluştuğu düşünülen bu canlılar alemine ölüp tekrar dirildiğine inanılan ağaçların ve bitkilerin de dahil edilmiş olması büyük ihtimaldir. Kuranda insanlarla ilgili olarak kullanılan ezvacen yani çift, eş kelimesi bitki ve meyveler için de kullanılmıştır. Burada asıl sorulması gerekense; gerçekten de bitkiler de insanlar ve hayvanlar gibi dişi ve erkek olmak üzere iki ayrı sınıfa mı ayrılıyordu?
Bitkiler çiçekli ve çiçeksiz bitkiler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Çiçekli bitkilerden erkek ve dişi organı bir arada bulunduran bitkilere -bir evcikli- , erkek ve dişi organları ayrı bulunduran bitkilere de -iki evcikli- bitki denmektedir. Meşe, mısır, çam, kestane ve fındık bir evcikli, söğüt, antep fıstığı, kenevir ve kavak iki evcikli bitkilerdir. Görüldüğü gibi erkek ve dişi organı bir arada bulunduran bitkilerde çift değil tek bir yaratım mevcuttur.
Çiçeksiz bitkiler grubunu ise su yosunları, kara yosunları, ciğer otları, eğrelti otları ve at kuyrukları oluşturmaktadır. Bunların hemen hepsinde, küçük farklarla ayrılmış eşeyli ve eşeysiz üremenin birbirini takip ettiği metagenez ile üreme görülmektedir.
Bırakınız bitkileri insan dahil tüm canlıları sadece birbirlerinin eşinden oluşan, çift yapılı varlıklar olarak düşünmek doğru değildir. Erkek ve dişi her iki özelliği aynı anda taşıyabilen, bir dişiye gereksinim duymadan da üreyebilen canlılar bulunmaktadır. Bu yüzden Kurandaki gibi genel bir ayrım ancak dediğim gibi her canlıyı var eden bir tanrı tarafından değil ancak yeryüzünü sadece kendi çevresinde gördüğü sınırlı sayıdaki canlıdan ibaret sayan bir insan tarafından yapılabilirdi.
Birbirinden ayrılmış iki deniz:
-Furkan Suresi'nin 53. ayetinde iki denizden bahsedilerek bunlardan birisinin suyunun tatlı diğerininkinin ise tuzlu olduğu söylenmektedir. Burada en başta şunu belirtmek gerekir ki ayette geçen "bahreyn" kelimesi bizim şuan anladığımız şekildeki deniz anlamına gelecek diye bir şey yok. Bu kelime aynı zamanda nehir ve göl gibi suları içinde kullanılabilir.
Nitekim Fatır Suresi'nin 12. ayetinde de aynı kelime kullanılarak, denizlerden tuzsuz olanının suyunun içilebildiği diğerininkinin ise içilemediği söylenir. Bunlardan birinin suyu içilebildiğine göre bahreyn kelimesi ile kast edilenin bizim anladığımız şekildeki bir denizden çok bir nehri veya gölü işaret ettiği açıktır.
Herhangi bir insan kendi içtiği su ile bir deniz suyu arasındaki farkı çok iyi bilir. Deniz suyu içilemeyecek kadar tuzludur. Bu yüzden eski insanlar nehirlerde akan sularla denizlerdeki sular arasındaki tuzlu tuzsuz farkını çok iyi biliyorlardı. Tabi tek emin oldukları şey sadece iki su arasındaki tuzlu tuzsuz farkının olmasıydı, yoksa her ikisi de su olmasına rağmen bu farkın nereden kaynaklandığını bilmiyorlardı. Nehirlerin veya denizlerin nerde başlayıp nerde bittiğini, ne ölçüde büyük olduklarını bilmiyorlardı. Bu yüzden onlar da sebebini bilmedikleri bu farklılık karşısında düşünebilecekleri en basit şeyi düşündüler ve iki suyun arasında bir engel olduğuna inandılar.
Yoksa yeryüzünde tatlı ve tuzlu sularının birbirine karışmadığı, aralarında bir engelin bulunduğu iki deniz diye bir şey yoktur. Dünya’nın hiçbir yerinde aralarında "adeta bir duvar" varmışçasına birbirine karışmayan denizler bulunmaz. Dünyanın neresine giderseniz gidin tuzlu ve tuzsuz suyun bir araya geldiği vakit birbirlerine karıştığına tanık olursunuz.
Kazık gibi çakılmış dağlar:
-Nebe Suresi'nin 6. ve 7. ayetlerinde dağlardan sağlam kazıklar olarak bahsedilmektedir. Dağların hareketsiz ve göğe doğru sivrilerek yükselmiş olmaları onların adeta yere çakılmış birer kazık gibi düşünülmesine yol açmıştır. Ayetteki bu anlatım şekli bizlere dağlarda sarsıntı ve depremlerin olmayacağını değil çıplak gözle bakılan dağlara ilişkin basit bir benzetmenin yapıldığını göstermektedir.
Dr. Naik'in söylediği gibi dağların depremlerin oluşmasını engellemesi diye bir şey de söz konusu değildir. Bizzat dağların nedeni tektonik hareketler olup bu tektonik hareketler sonucunda depremler oluşmaktadır diyebiliriz. Japonya ve Suudi Arabistan’ı bu şekilde düşünebilirsiniz. Biri dağlık ve depremlerin çok olduğu bir ülke, diğeri ise dağlık değil ama deprem riski az olan bir ülkedir.
Eğer Kuran’ın bu hükmü genel kabul edilirse ve dağlar depremi önlüyorsa, bu durumda Japonya’da depremlerin olmaması veya Suudi Arabistan’da depremlerin olması gerekirdi. Ayrıca gerçekten de dağların depremleri engellemesi gibi bir şey olsaydı volkanik dağlarda görülen ve volkanik püskürmeler esnasında yaşanan depremlerin de hiç yaşanmaması gerekirdi.
fırsat bulduğumda videonun geri kalan kısmıyla da ilgili yazmaya devam edecem...
Mümin arkadaşlara seslenmek istiyorum, sizce inanmayan arkadaşlar sırf canları istedikleri için mi bir şeyleri eleştiriyorlar, yoksa onların da kendilerine göre haklı mazeretleri mi var? Karşılıklı ve sağlıklı bir diyalog ancak iki tarafın birbirini anlayabilmesi ile mümkün olsa gerek.
Aşağıda özet olarak sıralanmış maddeler mümin arkadaşların kendisi gibi düşünmeyen insanları daha iyi anlayabilmeleri için hazırlanmıştır. İlgili ayetler belirtilmemiş olsa da her bir madede yazılanların temel dayanağını Kurandaki anlatımlar oluşturmaktadır.
Bizlerin Kuran-ı Kerim demeden önce neden ilkin asıl bunun Kuran-ı kim? diye sorduğumuzu daha iyi anlamanız dileğiyle;
-binlerce yıl önce yaşamış putperestlerin ibadetleri hakkında bilgiler veren onca yazılı kaynak doğrudan günümüze kadar gelebilmişken eldeki en eski Kuran nüshasının kitabın indirilmesinden bir asır sonraya ait olması
-diğer indirilmiş kutsal kitapların biliniyor olmasına ve ayetler daha inerken dahi kurandan açıkça “kitap” diye bahsediliyor olmasına rağmen peygamberin zamanında bir kitabın ortaya konamamış olması, kitap oluşturma işinin peygamberin ölümünden yıllarca sonraya bırakılması,
-surelerdeki anlatımlarda tarihsel bir sıralamanın ve konu akışının bulunmaması,
-adeta farklı kaynaklardan bir şeyler seçilip toplatılmış gibi Kuranda konuşan kişinin sürekli değişmesi, kitabın geneline hakim tek bir hitap tarzının olmayışı, binlerce yıl önce insanlarca yazılmış olan antik yunan kitaplarının dahi bu konuda daha düzenli ve tek elden çıkmış bir yapıya sahip olması,
-mucizelerle dolu olduğu söylenen Kurandaki anlatımlarla kıyaslandığında daha eski ve çok tanrılı bir din olan Hinduizmin dini metinlerinde doğaya ve geleceğe dair daha somut ve doğru bilgilerin bulunması,
-Kuranın sadece günümüzde eleştirilmemiş olması, islam aleminin en büyük tabibi olarak tanınan El Razı gibi büyük düşünürlerin dahi zamanında bu kitabı ve peygamberi bir kenara bırakıp akla önem vermesi,
-Kuranda allahın taşa, toprağa kendi yarattıkları her ne varsa onun üzerine yemin etmesi, onlar için söz vermesi,
-ayetlerde açıkça bir başka puttan bahsedildikten sonra allahla ilgili -yaratanların en güzeli- denilerek tanrı kavramının çoğul bir şekilde ifade edilmesi,
-koskoca kainatın dengesini sağlayan allahın ayetlerde basit matematiksel hatalar yapması, bir mirasın dahi insanlar arasında nasıl paylaşılması gerektiğini tam bir doğrulukla izah edememiş olması, bu eksikliğin daha sonradan insan aklı ile giderilmesi,
-allahın sayısal verilerle ilgili bir konuda tıpkı bir insan gibi ihtimallere bağlı olarak konuşması, bir yerin nüfusuna ilişkin "100 bin veya daha fazla" gibi bir tabir kullanması,
-herşeyi bilen bir allahın karşısına alıp konuştuğu peygamberine “elindeki nedir musa?” veya “bana inanmadın mı ibrahim?” gibi basit sorular sorup bunların cevabını karşı taraftan dinleyip ona göre hareket etmesi,
-“ol” deyince var eden allahın peygamberlerine verdiği mucizelerinin gerçekleşebilmesi için sanki ortada keramet gösteren bir tanrı değil de sihirbazlık yapan bir insan varmış gibi eldeki sopanın, ayağın veya başka bir şeyin illa bir yerlere vurulması sonucu mucizelerin ortaya çıkması,
-allahın kendisiyle konuştuğu “İbrahim”, “Musa” ve “İsa’nın havarileri” gibi kişilerin bu konuşmalara rağmen kalplerinin yine de tam bir şekilde tatmin olamaması ve bu kişilerin “allahı görmek”, “kuşları diriltmek”, “gökten yemek indirmek” gibi şahsa özel ekstra mucizeler istemesi, bir insana onunla konuşmasına rağmen kendisini tam olarak ikna ettiremeyen bir allahın hiç konuşmadan ve mucizeler göstermeden toplumların kendisine inanmasını beklemesi, inanmayanları ateşe atması,
-ayetlerdeki doğaya ilişkin anlatımların basitçe gözlemlenebilen gerçeklerden öteye geçememesi, güneş gökte aynı yolu izledi ve battı onun yerine ay doğdu, gece gündüzün üstünü örtü, yağmur yağdı otlar yeşerdi, rüzgar esmedi gemi durdu gibi orta akıl sahibi herkesin bilebileceği tasvirlerin yapılması,
-yine doğanın anlatımında gerçeğin dilinin değil göze görünenin esas alınması; güneşin battığı yerden, yakın göğün yıldızlarla donatılmasından, göklerin yerden yükseltilip direksiz tutulmasından vb. şeylerden bahsedilmesi,
-geleceği bilen ve her şeye gücü yeten allahın ayetlerine göre koşulları değiştirmek yerine koşullara göre ayetlerini değiştirmek yoluna gitmesi,
-bir ayette cin olduğu söylenen şeytanın bir başka ayette sadece meleklerden istenen -ademe secde edin- emrini her nedense üzerine alınıp isyan etmesi, kovulduğu halde allahın cennetine her ne hikmetse girip ademle havva’nın aklını çelebilmesi, ölümlü dünyaya daha gönderilmemiş olmasına rağmen ademle havva’nın kendilerine diz çökmüş olsa da meleklere özenerek onlar gibi ölümsüz olmayı istemesi,
-ilk cennetten kovulurken her ne kadar adem ve havva’nın kendi kişisel sorumluluğundan kaynaklı bir hata yapılmış olsa da, onlardan sonra gelecek olan tüm insanlığın da aynı hatayı yapmış gibi bu sorumluluğa ortak tutulması,
-öbür tarafta sanki birileri kaçıp izini kaybettirecekmiş gibi cennetin kapılarına allahın bekçiler dikmiş olması,
-Allahın yarattığı yer çekimi yasasına sanki yenik düşüp yere düşeceklermiş gibi allahın meleklerinin kanatlı olması,
-Bu tarafta gökleri direksiz yarattığını söyleyen bir Allahın öbür tarafta insanları ateşte yakarken zincir ve direklere ihtiyaç duyması,
-allahın hem dilediğini isteyerek veya cehennemi doldurmaya söz vererek insanı yoldan çıkarması hem de onu sırf kötü oldu diye de değil sırf “inanmadı” diye ateşte sonsuza kadar yakacak olması,
-önceki peygamberlerin üzerinden yüzyıllar geçtikten sonra eskisi gibi insanları kandırmanın artık daha güç olmasından mıdır bilinmez, allahın son peygamberine gelince ona mucizeler vermekten bir anda vazgeçmesi, düne kadar gerekli gördüğü mucizeleri birden gereksiz görmeye başlaması,
-allahın kendi yarattığı canlıları kötüleyip küçük görmesi, insanları onlara benzeterek alay etmesi, beddua etmesi, kızması, alınması, adeta sıradan bir insan gibi tavırlar takınması,
-tüm insanlığa son kez gönderilmiş olduğunu iddia etse de kuranın her çağa ve coğrafyaya hitap edemiyor olması, başta cennet vaadleri ve ibadet esasları olmak üzere dünyayı bir tek arap yarım adasından ibaretmiş gibi sayması,
-ayetlerde yeryüzündeki her kavime peygamber gönderildiği iddiasında bulunulsa da ortadoğulu olmayan ne bir peygamberden ne de herhangi bir yerden veya topluluktan tek kelime dahi bahsedilmemesi,
- tevrat veya incilde daha anlamlı ve düzgün olarak anlatılmış sayısız hikayelerden yapılmış olan yarım yamalak alıntılar bir yana, tevrat ve incil dışı kaleme alınmış eski dinsel metinlerde bahsi geçen efsanelerin Kuranda anlatılması, islam öncesi kimi arap şairlerine ait cümlelerin birebir aynen ayetlerde geçmesi, allahın geçmişle kendisi arasında farklılık yaratıp ayrıcalığını ortay koymak yerine birçok konuda benzerlik yaratıp varlığını bilerek şüpheli kılmış olması,
-ibrahim peygamberin bir kaç gün içinde ilkin yıldız, ay ve güneşin doğması sonucu onlara tapması daha sonrasında ise -gerçekte batmadığı halde- sırf bunlar batıyor diye bu üç tanrıdan birden vazgeçmesi, İbrahim peygamberin bu gök cisimlerinin doğduğu ve onlara tapmaya başladığı vakit onların bir zaman sonra batacağını düşünememiş olması,
-allahın her zaman peygamberini kendi seçmemesi, başıboş bir kavim aramak yerine akrabalık durumuna göre de hareket etmesi, musa peygamberi doğrudan korumak varken sırf onun yalnız olmak istememesi ve firavundan çekinmesi üzerine kardeşini de onun yanında peygamber ilan etmesi,
-allahın sonraki çağların koşullarıyla bağdaşmayacak bir şekilde bir taraftan eski putperest Babil hükümdarlarına özenip kısasa kısası emrederken diğer taraftan firavunun uyguladığı cezalandırma metodunu benimseyip gerektiğinde insanın ellerinin çapraz kesilmesini istemesi,
-ayetlerde cariyelerden ve kölelerden sanki her çağda var olacaklarmış gibi bahsedilmesi, başta erkek kadın ayrımı olmak üzere erkeğin kadına, efendinin köleye üstün tutulması, bu konuda insan hakları evrensel beyannamesinin dahi daha insancıl olması,
-yeterli açıklama yapılamadığı için mezhepsel ayrıma ve insanlar arası çatışmalara yol açan onca konu varken, surelerin normalin üstünde hatta bazılarında abartı boyutlarına varacak ölçüde tekrarlar içermesi,
-ayetlerde erkeğin menisinden, kadınların tomurcuk memelerinden, özel günlerinden, bağırsaktaki dışkıdan, kandan ve kalpten bahsedildiği halde insan vücudunun en temel organı olan beyinden hiç bahsedilmemesi, o çağlardaki tıp bilgisinin bir sonucu olarak düşünüp, inanmak gibi beyin fonksiyonlarının hepsinin bunları gerçekleştirdiği sanılan kalbe yüklenmesi, . . .
tüm bu sayılanların yanı sıra kuranda her biri ayrı başlık olarak ele alınabilecek çok sayıda başka eksik ve birbiriyle çelişkili anlatımlar bulunmaktadır. Aynı şekilde aynı topraklarda ortaya çıkmış daha eski inançlar ile kitaptaki anlatımlar arasındaki benzerliklerin de ayrı bir başlık altında ele alınması gerekir. Benim yukarıda özet olarak sıraladıklarım; ayetlerin toplatılıp kitap haline getirildiği o çalkantılı yıllar göz önüne getirildiğinde ve islamın ilk yüzyılına ait elde başka yazılı kaynakların bulunmadığı gerçeği dikkate alındığında eminim daha fazla anlamlı olacaktır.