8 Nisan 2012 Pazar

Göğün en parlak yıldızı; Şi-ra


Bildiğini gibi Kuran’daki surelerden birisi “Necm” suresidir ve Necm’in anlamı yıldız demektir. Bu başlığımızad ilkin Necm Suresi’ndeki ayetleri ele alacaz, ondan sonra da eski medeniyetlerin yıldızlarla ilgili inanışlarına değinerek bu suredeki anlatımlarla olan benzerliklerinden bahsedecez. Yazı biraz uzun oldu ama dilerim sabırla okursunuz.

Necm Suresi’nin ilk ayetinde Allah, surenin adına uygun bir şekilde şöyle der:

“Kaybolduğu (kaydığı, düştüğü) zaman yıldıza and olsun.”

İlk ayette başka ayetlerde geçen “yıldızlar” gibi toplu bir ifade kullanılmayıp tek bir yıldıza ve onun kaybolduğu zamana dikkat çekilmektedir. Acaba “kaybolması, gözükmemesi” Allah katında and içilcek kadar önem arz eden bu yıldız hangi yıldızdır?

Bu soruyu akılda tutarak ilk ayetin devamında söylenenlere geçelim. İlk ayetten sonra; peygamberin kendi arzusuna göre konuşmadığı, ona bu bilgilerin üstün güç sahibi biri tarafından öğretildiği, bu güçlü varlığın ufkun en üstünde doğrulduktan sonra sarktığı, böylece uzaklığın iki yay mesafesi kadar yakın olduğu ve Allahın kuluna vahiy ettiğinin gerçekleştiği söylenmektedir. Hemen devamında da kalbin, çıplak gözle görüleni yalanlamadığı ifade edilir.

Bu anlatımların dikkat çeken kısmı; ufkun en üstünde gözle görülüp tanık olunan ve uzaklığın “iki yay mesafesi” kadar yakınlaştığı bir olaydan bahsediliyor olmasıdır.

Ayetlerin devamında ise peygamberin Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında bir başka iniş esnasında da o şeyi gördüğü söylenir. Sidretü’l-Müntehâ’dan kast edilenin Sidre’nin sonu anlamında "son sınır, son hudud veya sınırın sonu" olduğu belirtilmiştir.

Kısacası önceki ayetlerde bahsi geçen ve gözle tanık olunan bu yakınlaşmanın yaşandığı yer aynı zamanda bir sonu ve sınırı teşkil eden bir yerdir.

Ayetlerin devamına geçelim (17-23):

“Andolsun onu, önceden bir defa daha görmüştü. Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır. Sidre'yi kaplayan kaplamıştı. Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. Andolsun o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü. Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı? Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı. Demek erkek size, dişi O'na öyle mi? O zaman bu, insafsızca bir taksim! Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlara hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.”

Allah peygamberin ilk ayetlerde bahsi geçen olayı gördüğü yerde sınırı geçmediğini ve orada Allahın ayetlerinin bir kısmını gördüğünü bahsettikten sonra putperestlerin “üç” tanrısına değiniyor. Onların putperest Araplarca inanıldığı gibi Allahı’ın “kızları” olarak bilinmesini eleştiriyor. Burada dikkat çeken nokta ise zaten hiç olmayan şeylerle ilgili “erkek değil de neden dişi” gibi yakıştırılan “isimler” üzerinden gereksiz bir eleştirinin yapılmış olmasıdır.

“Haklarında hiçbir delil indirilmemiştir” demek acaba onların zaten hiç olmadıkları anlamına mı yoksa “bir şeyler var ama atalarınız doğrusunu bilmiyorlardı” anlamına mı geliyordu?

Nitekim devam ayetlerinde Allah şöyle diyor:

Necm Suresi (24-26):

“Yoksa insan, her arzu ettiği şeye sahip mi olacaktır? Ahiret de dünya da Allah'ındır. Göklerde nice melek var ki onların şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah'ın izin vermesi dışında, bir işe yaramaz."

Görüldüğü gibi peygamber “öyle her şey istendi mi onun bilgisine sahip olunacak diye bir şey olmadığını” söylüyor. Ayrıca putperest Arapların “üç” tanrı diye inandıkları şeyin aslında hiç var olmadıklarını da söylemiyor.

Bence haklarında onlara bilgi indirilmemiş olan bu “üç” şeyin Arapların inandıkları gibi tanrı değil “melek” olarak “göklerde” bulunduğunu, Allah izin vermedikçe onların faydasının, bilgisinin kimseye ulaşmayacağını söylüyor.

Şimdi diyeceksiniz ki Arapların “üç” tanrısını neden melek yaptın? Bunu ben değil ayetler söylüyor. Surenin başında bu “üç” tanrıya dişi adların konması eleştiriliyordu değil mi? Bu adları koyan putperestlerin atalarının kendi zanlarına uydukları söyleniyordu değil mi? Bakın devam eden ayetlerde neler denmekte:

Necm Suresi (27-28):

“Ahirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.”

Görülüğü gibi peygamber ufkun en üstündeki yakınlaşmaya, inişe gözleriyle tanık oluyor, sınırların olduğu bu yerde delilleri görüyor, putperst Arapların üçlü “tanrıları”nın inandıkları gibi dişi ve tanrı olmaklarını söylüyor, onların aslında melek olup, meleklere dişi adların takılmasını eleştiriyor. Ve nihayet insanı tekrar dirilmesinden, öteki alemden bahsettikten sonra Necm Suresi’nin 49. ayetinde gökteki en parlak yıldızın rabbi’nin de Allah olduğunu söylüyor:

“Şüphesiz O, “Şi’râ’nın Rabbidir.”

(Buradaki ifade “şüphesiz o, güneşin rabbidir” demek gibi bir şey. Ama bahsedilen cayır cayır yanan bir yıldız değil de meleklerin oluğuna inanılan bir yerse yukardaki gibi “şüphesiz Allah oranın rabbidir” denmesine pek şaşmamalı. Arapların tanrı dediklerinin melek olduğunu söyleyen birisinin o yerle birlikte oradakilerin rabbinin Allah olduğunu bahsetmesi çok normal.)

Bu ayette geçen “Şi’ra” kuzey yıldızı olarak da bilinen “Sirus” adlı yıldızıdır. Kuranda güneş’ten sonra adı geçen tek yıldızdır. Allahın da adını anmış olduğu bu yıldız tarih boyunca bütün medeniyetlerin inançlarını etkilemiş olan bir yıldızdır. Bunun en temel sebebi ise gayet basittir, çünkü Sirus gökyüzündeki en parlak yıldızdır.

İlkel insanların mantığıyla yaklaşırsak bu denli parladığına göre bir anlamı olmalıdır.

Sirus, antik çağ ezoterizminde, Çin’de, eski Mısır’da, bazı Afrika kabilelerinde, Mezopotamya’da, Anadolu’da yaşamış Hititler ve Urartular’da, Hopi kızılderililerinde, şamanist Türkler’de ve kimi araştırmacılara göre yitik uygarlıklardan Mu ve Atlantis’te her zaman önemini korumuştur. Kimilerine göre bu yıldıza bu kadar önem verilmesinin nedeni, Dünya’nın görünmez idarecilerinin Dünya üzerindeki sevk ve idarelerini bu yıldız varlıkları aracılığıyla gerçekleştiriyor olmalarıdır.

Şimdi gelelim ilk başta sorduğumuz soruya, acaba Allahın ilk başta kaybolduğu için and içtiği yıldız aynı surenin sonraki ayetlerinde bahsi geçen Şi’ra yani “Sirus” yıldızı mıydı, yıldıza and içtikten sonra peygamberin ufkun en üstünde doğrulurken, inişe geçerken ve iki yay mesafesi kadar yakınlaşırken gözleriyle tanık olduğu şey “Sirus” yıldızının hareketleri miydi?

Bu sorulara daha iyi cevap verebilmek için “Sirus” yıldızına ilişkin biraz daha geçmişe gidelim. Eski Mısırlılar takvimlerini çeşitli uygarlıklara ait en eski astronomik kayıtlarda adı geçen Sirius’un helyak doğuşuna göre düzenlemişlerdi. Sirus’un helyak doğuşu demek Sirius'un ufuk çizgisinin altında kaldığı 70 günlük sürenin sonunda, tekrar ufuk çizgisinin üstüne çıkması demektir. Görüldüğü gibi ufuk çizgisini temel alan birisi açısından Sirus yıldızının bir nevi iniş çıkışlarının olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Mısırlıların takviminde esas alınan gün ise, Sirius’un doğuşunun Güneş’in ışığından yeterince uzaklaşmış olmasından sonra, Güneş’in doğuşundan hemen önce açıkça görülür hale geldiği gündü. Bir başka deyişle bu, Sirius’un Mısır göklerinde 70 günlük yokluğundan sonra belirdiği gündü ve Nil Nehri’nin her yılki taşmasından hemen öncesine ve yaz gündönümüne denk gelirdi. Mısırlılar Sirius’un görünmez olduğu dönem (3–4 Temmuz civarı) 35 gün önce ve 35 gün sonra toplam 70 gün boyunca ölülerini gömmemişler çünkü bu dönemde diğer âleme açılan kapının kapalı olduğunu düşünmüşlerdir.
Görüldüğü gibi Sirus yıldızı kaybolduğu yani görünmediği zamanlar önemli olup bu zamanlara kutsal anlamlar yüklenmişti. (Necm Suresi’nin ilk ayetine bir kez daha dikkat çekelim: “Kaybolduğu zaman yıldıza and olsun.”)

Eski Mısır’dan kalma Sirius’u ifade eden hiyeroglifin glifleri üçgen, beş uçlu yıldız ve yarım dairedir. Sirius eski Mısır panteonunda İsis tanrıçası ile özdeşleştirilirdi ki, İsis, eşi Osiris ve oğlu Horus ile bir üçlem oluştururdu. Sirius’un gökyüzünde görülmediği söz konusu olan 70 gün, İsis ve Osiris’in duat denilen öte alemden seyrettikleri dönemi simgelerdi.

Bu açıklamalardan da anladığımız kadarıyla eski Mısırn Sirus inancında üçlü bir yapı bulunuyordu. Acaba, Necm Suresi’nde peygamberin yukarılarda, “sınır”larda gezip Allahın delillerini gördüğünü bahsettikten hemen sonra: “Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı? Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı.” diye bahsi geçen ve görülüp görülmediği sorulan Arapların bu “üç”leme tanrılarının bununla bir alakası olabilir miydi?

Gökyüzündeki parlaklığıyla bu yıldızın farklı kıtalarda bir çok medeniyeti etkilemiş olduğunu söylemiştik. Cherokee (kabile) kızılderilileri Sirius’u Antares yıldızıyla eşleştirir ve her ikisini “ruhların yolu”nun sonunun bekçisi olan köpek yıldız olarak kabul ederler. Benzer inanışlara Asya şamanizminde ve eski Mısır mitolojisinde de rastlanır. Ayrıca Sirius antik Yunan'da batıdan doğuşu, ruhsal olgunlaşmalarda küçük sırların sonu anlamına gelirdi.

Bunları okuyunca da ister istemez insanın aklına Necm Suresi’nde adı geçen “Sidretü’l-Müntehâ” ifadesi geliyor. Müntehâ kelimesi son, nihayet, bitiş anlamlarına geliyor. Din alimlerince yapılan açıklamalarda bu ifadeninda bir sona, sınıra işaret ettiği ifade edilmiştir.

Şimdi gelelim Sirus’un biçimsel olarak ifade edildiği yay ve ok mevzusuna. Asur-Babil tradisyonunda, Sirius’a ve Sirius sistemindeki başka bir yıldıza yay ve ok adları verilmiştir. Çin mitolojisinde, Sirius yayla ifade edilmiştir. Sirius’un Çince’deki adı Hu-Şi, “Yay ve Ok” anlamına gelmektedir. Mısır’da, Dandera Tapınağı’nın dairesel burçlar kuşağında Sirius yay ve okla temsil edilmiştir. Afrika’da Mali’de yaşayan Dogonlar’ın Siriusu belirtmek üzere çizdikleri şekil, yay ve okun birleşmiş şeklidir. Pers geleneğinde Sirius yay veya ok yıldızı olarak ifade edilir.

Bu bilgileri okuyunca da ister istemez Necm Suresi’nin başındaki “Kendisi en yüksek ufukta iken, sonra yaklaştı, sarktı. O kadar ki iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.” ifadeleri akla gelmektedir. Bu da ister istemez Necm Suresi’nin başında bahsi geçen yıldızın gerçekten de aynı surenin 49. ayetinde adı geçen Sirus yıldızı olduğunu tekrar düşünmemize yol açmaktadır.

Son olarak da Sirus’un yalnızca Araplarca değil Allah tarafından da kullanılmış olan adına “şi’ra” ifadesine dikkat çekmek istiyorum. Bu kelimenin Arapça olmadığının kanıtlandığı ifade edilmekte olup yıldızın adında geçen “ra” takısı dikkat çekicidir. Mutlaka bu kelimenin geldiği bir yer, bir kaynak olmalıdır.

Eski Mısır'da Sirus’un Nil Nehri üzerinde ilk doğduğu günün, yeni yılın başlangıcı kabul edildiğinden bahsetmiştik. Bu doğuş aynı zamanda Nil Nehrinin taşkınlarının da habercisiydi. Mısırın en önemli tanrılarından biri olan ve Güneş tanrısı olarak da bilinen Ra, aslında Sirus tanrısıydı. Eski Mısırlılar Siriusu Ra’nın güneşi olarak görmüşlerdir. Bir anlamda güneş sisteminin güneşi sayılmıştır. Sirus yıldızı Tanrıça İsis’in yıldızıdır ve Hathor Tapınağı'nda, “İsis yeni yılın ilk gününde tüm ihtişamıyla mabette parlar, tapınağı aydınlatır ve ışıkları ufuktaki babası Ra’nın ışıklarına karışır." ifadesi bulunmaktadır. Kısacası eski inançlarda Sirus yıldızı ile güneş tanrısı olarak bilinen “Ra” arasında bir ilişki bulunmakatdır.

Sirus yıldızının Allah kelamındaki adında bulunan “Ra” takısının kaynağı buralardan mı geliyordu, yoksa bu sadece bir tesadüf müydü?

Sonuca gelecek olursak; bence, Kuran’da yer alan Necm Suresi’ndeki anlatımlar esas itibariyle tarih boyunca sırf gökyüzündeki parlaklığı yüzünden putperestlerin inançlarını süslemiş olan bir yıldızın varlığını konu edinmektedir.

Gerçekte hiçbir yıldızdan farkı olmayan böylesi sıradan bir yıldız, peygambere Allah tarafından mesajlarının gönderilmesi mevzusuyla iç içe anlatılmıştır. Bu suredeki anlatımlar ve semboller sıradan bir yıldızın bahsinden çok geçmiş inançlardan kalma bazı yaklaşımların benimsenmiş olduğunu göstermektedir. Ayrıca, anlatımlarda putperestlerin tanrıları açıkça “reddedilmek” yerine farklı adlar altında “sahiplenilmeye” çalışılmıştır.

İlave:

"Yıldızları" konu edindiğimiz bu başlıkta önemli bir noktayı unuttuğumu fark ettim; sabiler.

"Şüphesiz inananlar (müslümanlar) ile Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan (her bir grubun kendi şeriatında) “Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır” (Maide -69)

Müslümanların dışında diğer kitap sahibi olan hristiyan ve yahudilerle birlikte anılan bu Sabililer kimler? Bunlar yıldızlara mı yoksa yıldızların arkasındaki meleklere mi tapıyorlardı, bunların inançlarında yıldızların taşımakta olduğu manalar nelerdi?

Bunlar ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte "yıldızlar" konusunu ele alırken Kuran'ın hakkında hiçbir bilgi vermediği ama ne hikmetse diğer kitap sahibi olan tek tanrılı dinlerle birlikte andığı "sabilik" inancına da değinmek gerekiyordu.

İkinci dikkatimi çeken konuysa Kuran'daki bir diğer sure Tarık Suresi. Bilindiği gibi "Necm (yıldızlar)" suresinde gökteki bir yıldızdan (Şi-ra, Sirus) bahsedildiğini görmüştük. Tarık Suresi de yine gökteki bir yıldızla ilgili.

Tarık Suresi:

1: Göğe ve târıka andolsun.
2: Târıkın ne olduğunu sen ne bileceksin?
3: O, (ışığıyla karanlığı) delen yıldızdır.
4: Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde koruyucu bulunmasın.
5: Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın.
6: Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı.
7: Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.
8: Şüphesiz Allah'ın onu, öldükten sonra tekrar diriltmeye de gücü yeter.

Görüldüğü gibi bu sure de Necm Suresi ile benzer şekilde bir yıldıza and içerek başlıyor. Bu yıldızın özelliği "karanlığı delen bir yıldız" yani göğün parlayan bir yıldızı. Yine Necm Suresi'ndeki Şi'ra (sirus) gibi sırf parlaklığı ile öne çıkan bir yıldız var karşımızda. Yükseklerdeki bu yıldıza değinildikten hemen sonra ise herkesin "üzerinde" olan bir "koruyucu"dan bahsediliyor.

Gökteki bir yıldızdan bahsettikten sonra hemen insanların üzerinde olan bir koruyucudan, gözetleyiciden bahsediliyor: “4: Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde koruyucu bulunmasın.”

Yoksa Necm Suresi’ndeki gibi yıldız-melek ilişkisine burada da mı tanık oluyoruz?

"İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar." (Rad -11)

Bazı mealcilerimiz dayanamayıp yaptıkları çevirilerine "melek" ifadesini koymuşlar zaten.

Ayetlerin devamına bakalım; insanın "bel ile kaburga kemikleri arasından fışkırıp çıkan bir sudan" yaratıldığı anlatılıyor. Onun devamında da Allahın öldükten sonra tekrar diriltmeye gücünün yeteceği söyleniyor.

Ne tesadüftür ki Necm Suresi’nde Allah’ın Şi'ra'nın (Sirus) rabbi olduğu söylenmeden hemen önce de benzer bir anlatımda bulunulmaktadır:

Necm Suresi :

44: Şüphesiz O öldürür ve diriltir.
45, 46: Şüphesiz O iki eşi, erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında az bir sudan (meniden) yaratmıştır.
47: Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir.
48: Şüphesiz O, başkalarına muhtaç olmaktan kurtardı ve varlık sahibi kıldı.
49: Şüphesiz O, "Şi'râ'nın Rabbidir.

Gerek Necm suresinde gerekse Tarık suresinde güneş, ay gibi tek bir gök cismi değil “yıldızlar” gibi bir topluluğun içinden seçilmiş, diğer yıldızlardan bir yönüyle ayrı tutulmuş, tek bir yıldız konu edinilmektedir. Gökteki bize göre parlak ya da sönük bütün yıldızlar bir değil mi?

Allah gökteki altı üstü bir yıldızdan bahsettiği halde neden acaba ona and içip ondan bahsederken yaratılış ve yeniden diriliş konularını açıyor, ayrıca meleklerden de bahsetmekten geri kalmıyor?
Eski insanların sırf parlaklığına atfen “göklerin kapısı, tanrıların tahtı, yolun sonu, öte alem” gibi çeşitli kutsiyet atfettikleri bazı yıldızlara ilişkin farklı surelerde dahi olsa bu kadar benzer içerikli anlatımlara gidilmesi neden?

İlave:

Vakıa suresi:

75: Yıldızların yerlerine yemin ederim ki,
76: eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-
77: O, elbette değerli bir Kur'an'dır.
78: Korunmuş bir kitaptadır.
79: Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.

Yıldızların yerinden kasıt nereler? Neden o yerler büyük yemin oluyor? bütün yeminler zaten büyük değil mi? Korunmuş kitaptan maksat levhi mahfuz mudur? "Ona anca tertemiz olanlar dokunur" derken kast edilen yıldızların yerlerindeki melekler midir?

11 yorum:

  1. Nasıl bir mantıktır arkadaş seninkisi. Bu mu şu mu yok o mu. Çok çarpık bir mantığınız var. O iki defa gördüğü şey Cebrail'di. Onu gerçek şekliyle iki defa gördü. Biraz hadis okuyun lütfen.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hadismi dedin sen ? git yat uyu sen en iyisi ahmet öldükten 150 yıl sonra uydurulan sözlere inanıyosan git yat uyu kuran var önünde açta oku bu çelişkileri hurafeyle değil allahın sözlerindeki tutarsızlıklar bunlar direk birde konuya vakıf olamamışsın zaar belliki:) bumu ? omu ? şumu diyorsun cahilce burada yazar her türlü seçeneği öbjektiflikle sunuyor okuyana yorumu kişiye bırakıyor azıcık anlasan keşke ah azıcıkkk

      Sil
  2. kafası karışık, inancı bulanık birisinin yazısı bu,sümerlerden günümüze ne kadar insan yada millet geldi ise hepsi bir olan Allahı bir şekilde duyuyordu ama bazıları nefsi dürtülerine ve zanlarına kapılıp yanlışı ve kötü olanı seçiyordu. Tarihte insanlıkta Adem ile beraber başladı ki Allah Alak suresinde o insana kalemle yazmayı öğretti diyor bu ne demek yazıyı sümerler buldu. Hayır yazmayı Allah Ademe öğretti o da çocuklarına ve dolayısıyla o yıllarda yaşayan kendisinden olma sümer halkına, işte gerçek bu ve anlatılan yada yazılan tabletler denen şeyler hep zaten bir peygamber olan Ademin anlatışlarına ve sırasıyla kuranda heber verilen diğer peygamberlere dayanıyor, zaten kuran bunu açıkça ifade ediyor, o kendinden önceki kutsal kitapları yalanlamaz tasdik eder sadece tahrif edildiklerini söyler,zaten hz. Ademe 10 sayfa,hz. Şite 50 sayfa ,hz. İdrise 30 sayfa ve hz.İbrahime 10 sayfa suhuf inmiştir.işte gerçek bu kuran inanışlardan esinlenmedi, çalmadı en doğrusunu haber veriyor sadece.Şimdi kafanızın karışıklığıda inancınızın bulanıklığıda önyargıdan oluşuyor olabilir biraz araştırma ve tarfsızlık gerçeği yakalamanıza yardımcı olur.Hakikat bununun burasında...

    YanıtlaSil
  3. peki ya sizin bu kitaba inanmanız saplantılı ön yargılı değilmi? yazarın kafası karışıkmış inancı bulanıkmış :) sanki körü körüne inanmak zorundaymış gibi konuyorsunuz herkesi kendiniz sanmayın ademle havvanın yaşadığına dair tek bir kanıt yok ayrıca ademden beri peygambr soyu belli ve en fazla 4000 yıl ediyor islamiyetten önce peki nerede daha önce yaşamıi kavimler topluluklar o zamanki insanlar komple cahil hiç bir nesneye isim takmamışmıydı? boş ve bir kitaba dayalı konuşuyorsunuz ve bu kitap 1400 yıllık henüz dünyayı düz zanneden köleliği savunan inanmayana karşı cihad edip esir köle cariye yapan önce kudüse secde ettiren sonra medinedeki yahudilerden yüz bulamayınca taktik değiştiren bir allahın kitabi öylemi yoksa ahmedin uydurması nevfalin akıl hocası olduğu birinin kitabımı? körü körüne doğmatik inandığınızda sizin çok belli

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

      Sil
    2. Adsız sen neredesin senin görüşlerini dinlemek isterim

      Sil
    3. Kardeş yemez. Sıkar.

      Sil
  4. milyonlarca insanın inandığı ve saygı duyduğu isimleri lğtfen daha dikkatli kullanalım, askerlik arkadaşımızdan ya da herhangi bri kitaptan bahseder gibi bahsetmeyelim, lütfen biraz saygı

    YanıtlaSil
  5. bunla ilgi benzer bir çıkarım okumuştum. üzerinde çalışılması gerek. Sapkın din muhayyilesi ile bunları anlayacak çok sünni ve şia bulamazsınız. tebrikler

    YanıtlaSil